İsmail Mansur Özdemir


Nezahet ve Saygının; İtidal ve İhyanın; Adalet ve İslam’ın Karargahı Ayasofya-i Kebir Camii Ümmete Mübarek Olsun

12 Temmuz 2020 18:49

Peygamberimizin veladetinden neredeyse iki yüz yıl kadar önce inşa edilen Ayasofya tarihi misyonu yanında taşıdığı mimari özellikleri itibari ile de her zaman müstesna bir yerde durmuştur. Uygarlıklar birbirlerinin kazanımları üzerinde yükselirler, bu durum bazen bütünleşme ile bazı zamanlarda sentez ve eklektik geçişlerle olurken bazı zamanlarda da masum rekabetlerle mümkün olur. Ayasofya muazzam kubbe çapı ile mimari rekabetin eşsiz bir örneği olarak Osmanlı mimarlarını her zaman kışkırtmış ve daha büyüğünü yapmak için motive etmiştir.

Mimari özellikleri yanında yapılış gayesi, Hristiyan tarihi içindeki serüveni ve şahit oldukları yanında Doğu Roma’nın en büyük mabedi olarak kilise ayrışmalarına ve büyük aforozlara da şehadet etmiştir. Hristiyan tarihi içinde çok özel bir yere sahip olduğu ve İstanbul’un anlam ve ifadesinin en güçlü taşıyıcı bir sembol olduğu ortadadır. Pagan çatışmalarda ve iç olaylarda zarar görmüş tekrar tekrar yapılmak zorunda kalmıştır. Buradan hareketle Ayasofya’nın Hristiyanların elinde olduğu dönemde sıklıkla zarar gördüğü, hatta yıkılmak istendiği ve tamire muhtaç durumda bırakıldığı sonucu da çıkacaktır. Ayasofya’yı şüphesi insanlık âlemi için dikkat çekici kılan durum Osmanlılar tarafından İstanbul’un fethi ve Ayasofya’nın fetih sembolü olarak camiye dönüştürülmesidir. Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethettiğinde bir emanname hazırlatarak insanlık tarihinin en dikkat çekici tutumlarından birini ortaya koymuştur. Her fetih fatihinin ellerinde parlar ve ona bazı imtiyazlar sağlar. İnsanlık tarihinde çok az Fatih bu sınırsız imtiyaz alanını din ve ahlak temelinde kendi eli ile tahdit etmiştir. İslam’ın savaş ve fetih ahlakının bir gereği olarak İstanbul halkı bizzat İslam’ın ve Sultan’ın koruması altına girmiştir. Ahali din ve tercihlerinde serbest bırakılmış, kiliselerine dokunulmamış, malları yağmalanmamış ve tamda aslına en uygun şekli ile İslam’ın emanı altına girmiştir. Bu büyük eman ve davet hareketinin bir merkezi ve ihyanın odak noktası olarak ta Ayasofya seçilmiştir. Hristiyanlık içinde pagan eğilimlerce örselemeler yaşamış olsa da Ayasofya tek bir Allaha ibadet etmek amacıyla yapılmıştır. Bu keyfiyetine uygun şekilde tevhidin bir mabedi olarak İslam’ın ve Allah’ın hizmetine ebediyen teslim edilmiştir. Bu bir ihya ve inşa gayreti olarak dinler tarihi ve İslam açısından çok önemlidir.

Zira İslam kendisinden önce gelen tüm tevhit kaynaklı dinleri tecdit ve tekâmül eder. Hz. Musa, Hz. İsa başta olmak üzere tüm peygamberlere ve onların şeriatlarını bir tazeleme ve tekâmül. Kuran’daki pek çok ayette bu peygamberlerin Müslüman olduğu ifade edilir. Başkaca bir sıfat aranmaz, İbrahim Müslümanlardandı, Musa ve İsa Müslümanlardandı denilir. Tevhit dinler silsilesinin son halkası İslam’dır. O halde İslam tahrif edilmiş olan, amacı dışında hizmet ettirilen her İsevi, Musevi unsuru tevhit gereği aslına rücu ile mükelleftir. Bu sebeple Ayasofya’nın bir hikmet mekânı olarak tevhide hizmet için camiye çevrilmesi bir İslam davranışıdır. Bu Sultan Fatih’in şahsi ve siyasi bir tutumu değildir. Her peygamber varisi, alim bir kumandanın üzerine düşen vazifedir ve farzdır. Zira İstanbul’un fethi meselesi bir toprak meselesine indirgenemez, İstanbul’un fethinin mana unsuru Ayasofya’nın cami olması ile hitama ermiştir. Aynı Fatih diğer kilise ve şapellere dokunmamış ve ahalinin oralarda günlük hayatına devam etmesini istemiştir. Bu durum da Fatih’in yüksek İslami davet pedagojisinin bir tezahürüdür. Ahalinin İslam’ın bu yüksek hoş görüsünü algılaması ile yüksek Osmanlı sosyolojisi inşa edilmeye başlamıştır. Bu hamle yeni ve güçlü bir İslam sosyolojisinin de başlangıç noktasıdır. Dinde zorlama yoktur prensibi işletilirken yaşamsal ve pratik bir davet pratiği ortaya konulmuştur. Bu durum daha sonraki büyüme, genişleme sürecinin taşıyıcı unsuruna dönüşerek, fetihlerde silah kullanılmadan büyük fetihler gerçekleşmesini bidayeti olmuştur. Bu boyutuyla Ayasofya Camii bu muazzam temsilin ifadesidir. Evrensel davetin ana karargâhı, ocağı olarak ele alınmalıdır. Nezahet ve saygının; itidal ve ihyanın bir karargâhı olarak çağlar aşan misyonunu devam ettirmiştir. Dünya’nın neresinden bakarsanız bakın Bizans Agorasının meydanında minareleri ile bir davet karargâhıdır. Fethin ve İslam davasının ve davetinin en müstesna temsilidir.

1934 yılında önce tamire alınmış ve anlamsız bir kararla müzeye çevrilerek din ve millet tarihimizin en büyük felaketi ortaya çıkmıştır. Bu milletimizin en müstesna temsili ve zaferi olan; en hassas ve nezahetli tarafımıza vurulmuş bir boyunduruktur. Dini sonuçları yanında en temel sorun bağımsızlık tartışması başlatmasıdır. Ayasofya Camii’nin bu fonksiyonunu icra edemiyor olması muarız ve düşmanlarımızı sevindirecek bir durum iken Bakanlar Kurulu marifetiyle bir oldubitti ile Ayasofya Camii müzeye çevrilmiştir. 1934 yılından bugüne bu durum milletimiz için tarif edilemez bir acıya dönüşmüştür. Kendi vatanında garip ve kendi öz vatanında parya yaklaşımı ile Ayasofya’nın kapalı olması tam bağımsızlık duygusunu yaralayan bir boyut kazanmıştır. Entelektüel ve dini düzlemde bu duruma mukavemet gösterenler örselenerek yargılanmış, takip ve izlemelere muhatap olmuşlardır. Konu Menderes döneminde gündeme gelse de Ayasofya meselesini tam bağımsızlığın mutlak adresi olarak siyasi ve mutlak bir mesele olarak ele alan MSP ve Prof. Dr. Necmettin Erbakan olmuştur. Tam bağımsızlığın önündeki en önemli ve birinci engel olarak Ayasofya meselesi durmaktadır. Tüm parti programlarında yer aldığı gibi kitlesel eylemlerin ve mücadelenin yerel merkezine Ayasofya, küresel merkezine de Mescidi Aksa koyulmuştur. Erbakan hoca sayesinde tüm toplum Ayasofya’nın tarihi anlam ve misyonu ile bütünleşmiştir. Nesiller bu anlamlı misyon ile büyümüştür ve nesillerin ortak çağrısı bu olmuştur. Bu büyük misyon inşa edici ve teşvik edici bir misyon olarak kendi içinde hikmetli boyutlar kazanmıştır. Milli ve İslami olmanın yegâne ölçüsü Ayasofya’dır. Bu misyon etrafında hareket eden Milli Görüş kadroları tüm kurum ve kuruluşları ile her bölgede ve her bireyde şuurun temel odağı olarak Ayasofya ve Mescidi Aksa’nın bir odak haline gelmesini temin etmişlerdir. Milyonluk kitleler Ayasofya Camii önünde namaz kılarak ve dualar ederek samimiyet içinde bu davaya sahip çıkmışlardır.

Bugün tarihi bir olaya yaşanmıştır. Danıştay 10. Dairesinin 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını kaldırmasıyla hukuki zemin oluşmuş ve Sn. Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan tarafından Ayasofya Camii olarak asli misyonuna döndürülmüştür. Bu tarihi bir olaydır, zaferdir ve milattır. Türkiye kadar dünya Müslümanlarını ilgilendiren büyük bir zaferdir. Gündemlerinden bir an bile Ayasofya’yı düşürmeyen milletimizin büyük zaferidir. Geceler boyu Ayasofya önünde ribat eden kadroların zaferidir. Milletimizin ve devletimizin tam bağımsızlık yolundaki en büyük engelini kaldırmasıdır.

Ayasofya’nın cami olarak açılması ülkemizde her çevrede büyük bir memnuniyet yaratmıştır. Siyaset üstü bir millet meselesi olması münasebetiyle tüm milletimiz bu karardan memnun olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han’ın vakfiyesinin bir gereği yerine gelmiş ve üzerimizdeki ağır mesuliyet kakmıştır. Şimdi sıra Ayasofya’nın gerektirdiği büyük küresel adalet arayışına cevap vermektir. Ayasofya gibi mahzun olan kutsal mabetler ve mahzun halklarda bize insanlığın emanetidir. Kudüs-ü Şerif bunların en kıymetlisi ve en önemlisidir. Kudüs ve Filistin ayağa kalkmadan Siyonist cendere bitmeden Ayasofya’nın bir kanadı yerdedir. Zira Ayasofya ve Mescid-i Aksa kardeştir. İstanbul ve Kudüs’ün kardeş olduğu gibi.

Bugün bu tarihi ana atam ve evlatlarımla şehadet etmenin bahtiyarlığını taşıyorum. Allaha Hamd Ediyor ve Ayasofya-i Kebir Camii’nin açılışının bir küresel inkılabın muştusu olmasını Rabbimden niyaz ediyorum.