Taha Kılınç


Siyasi Sembol

16 Temmuz 2020 10:48

Ayasofya’nın -86 yıllık bir aradan sonra- yeniden camiye çevrilmesinin ardından, dünyanın farklı yerlerinden gelen bazı tepkiler, hem önyargılı bağnazlık hem de tarihî tutarsızlık adına ilginç örnekler olarak kayıtlara geçti. Hepsi de “Türkiye antipatisi” ortak paydasında buluşan söz konusu tepkiler, aynı zamanda aktüel hadiselerin değerlendirilmesinde ideolojik saplantıların hâlâ ne kadar geçerli olduğunu göstermesi bakımından da dikkate değerdi.

Beklendiği gibi Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır gibi Ortadoğu’da açıkça Türkiye karşıtı bir cephe oluşturmak için mücadele veren ülkelerden, Ayasofya’nın açılmasına yönelik olumsuz ve eleştirel sesler yükseldi. Kişiler ve kurumlar adına yapılan çeşitli açıklamaların ortak mesajı, şöyle özetlenebilirdi: “Türkiye, attığı bu adımla İslâm’ın hoşgörülü anlayışını baltalamıştır. Ayasofya camiye çevrilerek, Hıristiyan inancı ve Hıristiyanlar aşağılanmıştır. Bu adım, nefretin körüklenmesine ve köktenci hareketlerin daha da hız kazanmasına yol açacaktır.” Bu iddialı cümleleri okuyan biri, Türkiye hakkında hiçbir şey bilmese, Ayasofya’nın aktif ve kalabalık cemaatli bir kiliseyken Hıristiyanların elinden alınarak zorla camiye dönüştürüldüğünü düşünebilirdi. Zaten, Türkiye’yi suçlarken seçtikleri ifadeler, tümüyle bu mesajı verme hedefine yönelikti. Mısır’ın (ve aynı zamanda İslâm dünyasının) en önemli eğitim kurumlarından Ezher’in eski üst düzey yöneticilerinden Abbas Şûman’ın sözleri mesela, tam olarak bu minvaldeydi: “Ayasofya’nın ibadete açılması, İslâm’ın öğretileriyle çelişmektedir. İslâm, farklı dinlerin ibadet mekânlarına saygı gösterir. İslâm’da bir caminin kiliseye dönüştürülmesine izin verilmediği gibi, bir kilisenin camiye dönüştürülmesine de izin verilmez.”

“Siyasal İslâm’la mücadele” kılıfı altında Ortadoğu ve İslâm dünyası çapında operasyonlar düzenleyen Suudi Arabistan-BAE-Mısır troykası, Ayasofya’nın açılmasını Türkiye’yi eleştirmek için fırsat olarak kullanırken, elbette ne dünyanın birçok yerinde yakılıp-yıkılan cami ve mescitleri, ne de birlikte yürüdükleri ABD ve İsrail gibi ülkelerin imza attığı hak ihlallerini gündemlerine alıyordu.

Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francis’in “Deniz, aklımı uzaklara, İstanbul’a götürüyor. Ayasofya’yı düşünüyorum ve acı duyuyorum” şeklindeki ‘romantik’ sözleri ise, azıcık tarih bilenleri kahkahalarla güldürecek bir ironi içeriyordu. Başında bulunduğu kurumun tahrik edip yollara düşürdüğü azgın Haçlı sürüleri 1204’te İstanbul’u işgal etmemiş, şehri yakarak ahalisini kılıçtan geçirmemiş, Ayasofya’yı yağmalamamış gibi… Dahası Endülüs’te, Balkanlar’da İslâm mirası yok edilmemiş, Müslümanlar katliamlara uğratılmamış gibi…

Kudüs’ün 638’de Müslümanlarca fethinden sonra, şehirdeki en önemli Hıristiyan mâbedi olan Kıyâme Kilisesi’nin Hz. Ömer’in emriyle kilise olarak muhafaza edilmesini hatırlatıp, “Aslında Fatih Sultan Mehmed de böyle yapmalıydı” diyenler için de ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Birden bire “İslâm tarihi uzmanı” kesilip sosyal medya mecralarından ahkâm yağdıran bu tiplere göre: “İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, İslâm’a uygun değildi. Hz. Ömer’in uygulaması esas alınmalıydı.” Burada ısrarla gözden kaçırılan şey Kudüs’ün Müslümanlara teslim olması, İstanbul’un ise direnmesi ve kuşatma sonucu düşürülmesi. Dolayısıyla, İslâm savaş hukukuna göre, iki ayrı muamele söz konusu. Ki Fatih, İstanbul’a verdiği kıymetten dolayı İslâm savaş hukukunun bütün kurallarının tatbik edilmesine de izin vermemiştir. Tafsilatı, kaynaklarda mevcuttur. Ama “Yanlış yapıldı”cıların önyargılarını tatmin etmek mümkün değildir.

Ayasofya’nın camiye çevrilmesine gösterilen tepkilerin hepsi olumsuz değildi elbette. İslâm coğrafyasının farklı noktalarından gelen övgü ve tebrikler arasında özellikle bir tanesi, çok dikkat çekiciydi. Umman Müftüsü Ahmed Halîlî, yaptığı resmî açıklamada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve Türk halkını tebrik ederek, Ayasofya’nın ibadete açılmasının İslâm âlemine hayırlı olmasını diledi. Umman gibi bölgesel meselelerde tarafsızlığıyla bilinen bir ülkenin en yüksek dinî otoritesinin, Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap dünyasının dişli ülkelerini karşısına alarak Türkiye’yi övmesi, oldukça önemli ve anlamlıydı.

Velhâsıl, yeniden ibadete açılması vesilesiyle, Ayasofya’nın haddizâtında tarihî bir mâbed vasfından öte, aslında ne kadar güçlü ve etkili bir “siyasî sembol” olduğunu da tekrar hatırlamış bulunuyoruz.

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.