Taha Kılınç


Dünyanın Merkezi

23 Temmuz 2020 18:28

Lübnan Başbakanı Hasan Diyâb, bu ay başında Çin Halk Cumhuriyeti’nin Beyrut Büyükelçisi Wang Keijan başkanlığındaki bir Çin heyetini makamında kabul etmişti. Lübnan kabinesinin bazı bakanlarının da katıldığı görüşmenin ardından ayrıntılı bir resmî açıklama yapılmasa da, sonradan basına yansıyan bilgiler, Lübnan’la Çin arasında ciddi bir yakınlaşmanın ayak seslerine işaret ediyordu. Görünen o ki, Beyrut-Pekin hattında, “Arap dünyasının Batılı yüzü” olarak anılan Lübnan’ın bu sıfatına şerh düşmeyi gerektirecek önemli gelişmeler yaşanıyor.

Bugüne gelmek için, önce kısa bir özet:

Lübnan, kâğıt üzerinde 1943’te Fransa’dan bağımsızlığını kazanmış görünse de, o tarihten günümüze asla kelimenin gerçek anlamıyla “bağımsız” bir devlet olamadı. 18 ayrı din ve mezhebin sıkış-tepiş yaşadığı ülkede iç çatışmalar, yabancı işgalleri, siyasî krizler ve ekonomik buhranlar birbirini izledi. ABD, Ortadoğu’daki ilk askerî işgalini 1958’de Lübnan’a gerçekleştirirken (geçen yazımda, bunun ayrıntılarını anlatmıştım), Fransa manda sonrasında da ülkeden elini çekmedi. 1975’te patlak veren iç savaş, Suriye’nin Lübnan’a müdahalesi için fırsata dönüştü; sonrasında İran sahnede boy gösterdi. İsrail’in 1982’deki Beyrut kuşatması sırasında temelleri atılan Hizbullah örgütü, İran’ın yakın desteğiyle Lübnan siyasetinin ve devlet aygıtının başat unsuru haline geldi. 2011’de Suriye’de patlak veren halk ayaklanmasını bastırmak için milislerini komşuya transfer eden Hizbullah, Lübnan’a akın eden Suriyeli mültecilere yönelik yıldırma operasyonlarında da başı çekti, çekiyor. Lübnan’ın mevcut hükümetinde kritik bakanlıkları elinde bulunduran Hizbullah, bilhassa Harîrî ailesi üzerinden ülkede varlık göstermeye çalışan Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine karşı defans uyguluyor. Tüm bunlar olurken fakirlik giderek derinleşiyor, rutin elektrik kesintileri, boğucu trafik ve yetersiz altyapı, Lübnanlılar için hayatı çekilmez hale getiriyor.

İşte bu kaosun orta yerinde, Çin’in Lübnan’a sunduğu teklifler oldukça parlak: Enerji krizinin kökünden çözümlenmesi için çok sayıda santralin inşası, Beyrut’la Bekaa Vadisi’ni bağlayarak trafik sorununu önemli ölçüde hafifletecek olan tünellerin yapımı, nakit sıkıntısının ötelenmesi için düşük faizli kredi yardımları… Uzmanlara göre, tüm bu teklifleri barındıran ekonomik yardım paketinin toplam tutarı 12 milyar doları aşıyor. Lübnan hükümetinin, geçtiğimiz mayıs ayından bu yana Uluslararası Para Fonu (IMF) ile tam 17 turluk bir görüşmeler zinciri gerçekleştirmesine rağmen anlaşmaya varamadığı ve Lübnan Lirası’nın da dolar karşısında yüzde 80 değer kaybettiği düşünülürse, Çin’in parlak teklifleri, Lübnan için can simidi değerinde.

Hükümetin denetimini elinde tutan Hizbullah, IMF yerine Çin’le bir anlaşma yapılmasını hararetle savunuyor. İran cephesi, böylece “ABD ve Ortadoğu’daki müttefikleri”nin Lübnan’dan ellerini çekmek durumunda kalacağını hesaplarken, Lübnan hükümeti, Batı’nın desteğini tamamen yitirmekten korkuyor. ABD, şimdiden “Bu adımı atmadan önce düşünün” tehdidini savurdu bile. Başbakan Diyâb ise, bir yandan “Batı’yla ilişkilerimiz elbette sürecek” derken, bir yandan da “Ülkemiz kuşatma altında. Yabancı kredi kuruluşlarından destek alamıyoruz. Uluslararası arenada bize karşı abluka uygulanıyor. Halkımız bunalmış durumda. Bir çıkış arıyoruz” sözleriyle, Lübnan’ın içine sürüklendiği açmazı anlatmaya çalışıyor.

Diyâb’ın sözünü ettiği abluka, Suudi Arabistan’ın “Hizbullah’ı zayıflatmak için Lübnan halkını cezalandırmak” şeklinde özetlenebilecek olan politikası. Harîrî kozu siyasî arenada etkili olamayınca, Lübnan’a kredileri kesmek ve dış kaynakları kurutmak yoluna giden Riyad yönetimi, burada da tıpkı Yemen’de yaptığı hatayı yapıyor: Halkı cezalandırarak kitleyi kaybediyor; güttüğü siyaset de yalnızca İran’ın daha da güçlenmesine yarıyor. Kayıp üstüne kayıp.

Mevcut şartlar çerçevesinde bakıldığında, Çin’in gelip yerleşmesinin de Lübnan’a uzun vadede rahatlama getirmeyeceği anlaşılıyor. Çünkü Çin de, Lübnan’dan bazı taleplerle geliyor ve bu taleplerden bazıları direkt biçimde ülkenin kontrolünde Çin’i söz sahibi yapacak derecede hayatî.

“Çin’in bölgede ne işi var?” sorusunun cevabı için ise, Ortadoğu hakkındaki o ölümsüz kaidelerden birini hatırlamak yeterli: Bu coğrafya, dünyanın merkezidir. Dünyanın geri kalanında söz sahibi olabilmek için, Ortadoğu’da fiilen ve fiziken var olmak ve boy göstermek gerekir. ABD, Rusya, Fransa, İngiltere, Çin vb. hepsi aynı mücadelenin içinde.

Hâlâ, “Türkiye’nin Ortadoğu’da ne işi var?” diyecek miyiz?

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.