Taha Kılınç


Kaosun Tarihi

20 Ağustos 2020 15:45

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile İsrail arasında varılan “normalleşme” mutabakatının yankıları hâlâ devam ediyor. Basına akseden çeşitli açıklamalara bakılırsa, BAE’yi Sudan, Bahreyn ve Suudi Arabistan (hatta belki de Umman) gibi ülkelerin takip edeceği anlaşılıyor. İsrail’le diplomatik ilişkilerin Arap dünyasında niçin böylesine tartışma konusu olduğunu kavrayabilmek için, meselenin sancılı tarihini ve önemli dönüm noktalarını kısaca hatırlamak yerinde olur:

1930’ların sonu itibariyle Filistin’e Yahudi göçü yoğunlaştığında, Arap kamuoyu, yaklaşan tehlikeyi (Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması) başlangıçta “Arapların öncelikli meselesi” olarak tanımlamayı seçti. Arapların duygu dünyasına göre, yaşanan hadise şuydu: Azgın amcaoğlu, herhangi bir hakkının ve emeğinin bulunmadığı ata topraklarını gaspediyordu. Dolayısıyla, “Filistin davası” öncelikle “millî bir dava” idi. İşin din boyutu, sonra geliyordu. Bu zaviyeden baktıkları içindir ki, Araplar, “İsrail problemi”ni öncelikle kendi başlarına ve kendi gayretleriyle halletmeye soyundular. Bunun için gerçekleşen üç büyük savaş (1948, 1967, 1973) ise, bizzat Arapların kendi içindeki bitmez-tükenmez çekişmeler nedeniyle, İsrail’in her seferinde daha da güçlenmesiyle ve bölgedeki yerini sağlamlaştırmasıyla sonuçlandı.

1948’deki ilk savaşta, Ürdün Kralı Abdullah’ın amacı, evvela kendi küçük ülkesinin selametiydi. Emrindeki eğitimli ve disiplinli orduyu (“Arap Lejyonu”), savaşa “İsrail’i yok etmek” üzere değil, varlığını göstermek ve toprak kazanmak için sokmuştu. Silahlar sustuğunda, sahadaki manzara tam da hedeflediği gibiydi: Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü krallığının sınırlarına katmıştı, ama İsrail’i de “meşru muhatap” kabul ederek, “Batı Kudüs” hududunda durmuştu. Bu ikircikli siyaset, Kral Abdullah’ın 1951’de bir Filistinli tarafından Kudüs’te öldürülmesine yol açtı.

1967’deki ünlü “Altı Gün Savaşı”, Araplar açısından tam bir hezimetti: İsrail, sınırlarını üç buçuk kat genişleterek, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü (Ürdün’den), Golan Tepeleri’ni (Suriye’den), Sina Yarımadası’nı (Mısır’dan) ve Şeba Çiftlikleri’ni (Lübnan’dan) işgal etti. Tüm bu stratejik toprakları İsrail’e kaptıran Arap ülkeleri, kendi aralarındaki anlaşmazlıkları daha da derinleştirdi. İşgalden iki yıl sonra Mescid-i Aksâ’nın ateşe verilmesinin meydana getirdiği şokla aynı masa etrafında buluşmak zorunda kaldıklarında bile, çoğu ülkenin lideri birbirinden nefret ediyordu.

1973 savaşı (Yom Kipur), Mısır’ın Sina’daki İsrail hatlarını bir miktar yarabilmesi noktasında dikkat çekiciydi. Ama burada da, Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın niyeti “İsrail’i yok etmek” değil, ülkesinin “İsrail’le barış yapacak kadar güçlü” olduğunu göstermekti. Nitekim, savaştan önce Sedat’ın gönderdiği sinyalleri ciddiye almayan ABD ve İsrail, Mısır’ı göz ardı etmemek gerektiğini görmüş, Camp David Anlaşması’na giden yol da böyle açılmıştı. Savaşta Mısır’ı bonkör biçimde destekleyen ve “İsrail’in yıkılmasını” samimiyetle arzulayan Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın 1975’te bir suikasta kurban gitmesi sayesinde, Sedat rahatça karşı kampa geçmişti. Ne var ki, o da İsrail siyaseti nedeniyle 1981’de öldürülecekti.

Ayakta kalması Amerikan ve İngiliz yardımına ipotek edilen Ürdün Krallığı, 1994’te İsrail’le barış anlaşması imzalayan ikinci Arap devleti olduğunda, Arap kamuoyu bu durumu 1979’daki “Camp David Hezimeti” kadar garipsememişti. Adeta “Ürdün’ü anlıyorlar”dı. Sürekli kayıplar ve gerileyişler, her cephede yenilgiler, çöken ekonomiler, İslâm dünyası içindeki bitmez-tükenmez çatışmalar vb. yüzünden, Ürdün’e kızacak mecal de pek kalmamıştı. İsrail’le coğrafî yakınlık da, Ürdünlü yöneticilerin “mazur” görülmesinin bir diğer sebebiydi belki.

Aradan onca yıl geçtikten sonra BAE’nin İsrail’le barış masasına oturmasının bugün böylesine kızgınlığa yol açmasının nedeni ise, “normalleşme” meselesinin artık tamamen İsrail’in çıkarlarına hizmet eden bir tuzağa dönüşmesi. Anlaşmanın “Filistin’e ihanet” olarak değerlendirilmesinin arka planında, İsrail’le coğrafî yakınlığı bulunmayan ve şimdiye kadar hiç savaşmamış bir ülkenin, birden bire barışa soyunmasının yol açtığı derin ve haklı kuşku da var. Mezkur anlaşmada, Filistin’in ve Arap dünyasının pratik bir faydası söz konusu olmadığı gibi, BAE’yi yöneten siyasî aklın böyle bir hassasiyeti de bulunmuyor.

Peki, İsrail’le barış yapılamaz mı? Mutlaka ve her şartta savaşmak mı gerekir? Bu soruların cevaplarını ve konunun çeşitli boyutlarını, -nasip olursa- cumartesi yazısında tartışalım.

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.