Taha Kılınç


Savaş ve Barış

23 Ağustos 2020 21:01

Osmanlı İmparatorluğu’nun bugünkü Ortadoğu coğrafyasına hükmettiği yaklaşık 400 yıllık huzur ve güven fâsılası sona erdiğinde, emperyalist ülkelerin kurduğu yeni düzenin en büyük mağduru Filistin oldu. Bu duruma sadece İngiltere’nin iki yüzlü ve tutarsız siyaseti neden olmadı; daha büyük ve önemli sebep, Araplar arasındaki derin çekişmeler ve Filistin’le ilgili zihinlere baskı yapan belirsizliklerdi. Filistin kimindi ve Filistinliler kimdi? Hangi Arap ülkesi, Filistin’de söz sahibi olacaktı? Filistin ortaklaşa savunulacaksa, kim ne kadar katkıda bulunacak, sonunda ne alacaktı? Filistinlilerin kendileri, bu mücadelenin neresinde olacaktı? Bu ve benzeri onlarca soruya verilen çok çeşitli cevaplar, “Filistin sorunu” olarak özetlediğimiz meselenin tarihini oluşturan karmaşık serüveni meydana getirdi. Karşı tarafta Yahudilerin bulunması, tartışmayı “Araplık” eksenine çekerken, zaman içinde İslâmî ideallerle sürece dâhil olanlar da çıktı. Çerçevenin tasvirindeki farklılıklar, çözüm girişimlerinin de farklılaşmasına yol açtı. Böylece Filistin cephesi kendi içinde sürekli bölünürken, bu kaotik durumdan faydalanan hep İsrail oldu.

Filistin’e başından bu yana “cami avlusunda bulunmuş bebek” muamelesi yapan Arap devletleri, bu bebeği ne nüfusuna geçirip evine alacak kadar sahiplendi, ne de tekmeyi savurup öldürmeyi göze alabildi. Ta İsrail’in kuruluşundan bile öncesine kadar giden zamanlardan beri, Filistin, her Arap liderin önündeki en sıcak iç politika konusu halindeydi. Arap milliyetçiliği güçlendikçe, Filistin de dillerde sloganlaştı, bayraklaştı. Hükümetler ve liderler için, Filistin artık bir meşruiyet aracıydı. Koltuklarını ve tahtlarını sağlamlaştırmak isteyen Arap devlet adamları, halklarının karşısına ağızlarında hep Filistin sakızıyla çıktılar. Ancak fiilî siyaseti yönlendiren esas soru şuydu: “Filistin için kavgaya değer mi?” Bu soruya verilen cevapla halkların beklentileri ayrı istikametlere düştükçe, Arap liderlerin Filistin konusundaki çelişkileri de derinleşti.

***

Yakın tarihin verdiği dersler bağlamında baktığımızda, İslâm dünyasının, İsrail işgaliyle mücadelede şu iki seçeneği tam anlamıyla gündemine almadığı söylenebilir: İsrail’le topyekûn savaş veya İsrail’le topyekûn barış. İşgali durdurmanın, bu ikisinden başka bir yolu yoktur. Ya toplanır, hep birlikte savaşırsınız ve işgali etkisiz hale getirirsiniz. Veya toplanır, kendi aranızda anlaşır, işgalciyi adil ve kapsamlı bir barışa zorlayarak, elini-kolunu bağlarsınız. Zamana ve şartlara göre ikisinden biri tercih edilebilecek olan bu yöntemler istisnasız ve çelişkisiz biçimde uygulanabilseydi, İsrail bugünkü pervasızlığıyla hareket edemezdi.

Geçen yazımda da ifade ettiğim gibi, Arap-İsrail Savaşları (1948, 1967, 1973) olarak tarihe geçen çatışmaların her birinde, Arap ülkelerinin birbirine karşı hesapları da söz konusuydu. Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan ve Suriye gibi devletler, sadece İsrail’le değil, birbirleriyle de mücadele ediyordu. Kamuoyu baskısıyla veya -Kral Faysal örneğinde olduğu gibi- bireysel inisiyatiflerle girişilen savaşlar, istenen neticeyi vermedi. Mısır ve Ürdün’ün İsrail’le bilâhare imzaladığı barış anlaşmaları da, İsrail’i daha da güçlendirmekten başka bir işe yaramadı. Problem aynıydı: İsrail’le savaşlar da barışlar da, çeşitli ülkelerin kendi ajandalarına hizmet eden içten pazarlıklarla ve Müslüman rakiplerini alt etme hedefleriyle malûldü.

Günümüzde Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail’le vardığı normalleşme mutabakatı, geçtiğimiz yüzyılın açmazlarını daha ileri bir noktaya taşıyarak, Arapların masada hiçbir şey kazanmadığı, Filistin’in esamisinin bile okunmadığı, tümüyle İsrail’e alan açan bir hamle olarak dikkatleri çekiyor. Arap kamuoyunda yine “ihanet” olarak algılanan önceki anlaşma ve müzakere süreçlerinde, Filistin tarafının -kısıtlı bile olsa- kazandığı bazı şeyler vardı. Daha doğrusu, İsrail, kendisini Filistin’e taviz vermek durumunda hissediyordu. Fakat Ortadoğu’nun yeni denkleminde, İsrail’in böyle bir mecburiyet hissetmemesi için tamamen rahatlatılması ve bunun da bazı Arap ülkeleri tarafından yapılması söz konusu.

***

Gelecekte Filistin ve İsrail’in tarihi yazılırken, meselenin Müslümanlara bakan taraflarına odaklanan bir bakış açısı, dikkatli okurlar için çok önemli ibretleri dile getirecek. Heba edilmiş on yıllardan alınacak dersler, belki geleceğin Müslümanlarını bugünlerin hatalarını tekrarlamaktan korumaya yardımcı olur.

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.