Ensar Küçükaltan


Teorik Demokrasi ve Kurumsallaşmayan Partiler

30 Ağustos 2020 17:13

1945 yılı itibarıyla İkinci Dünya Savaşı bitiyor, yeni bir düzen kuruluyordu. Yeni kurulan düzende iki farklı ülke iki büyük kutup olarak siyaset sahnesinin hakimiyetini ele almıştır. Bunlardan ilki, savaşa girmesiyle birlikte gidişatı değiştiren ABD, diğeri de Stalingrad dolaylarında Almanları durdurup geri püskürten SSCB idi. Maddi ve manevi olarak dağılmış kıta Avrupası ABD’nin öncülüğünde yeniden toparlanmaya çalışırken, ABD için Avrupa SSCB önderliğindeki komünizmin kendi topraklarına varmadan durdurulabileceği güvenli bir çatışma alanı olma özelliği taşıyordu.

Kuruluna yeni düzende kapitalizm ve sosyalizm kamplarına tamamıyla teslim olmayan, kendi içlerinde farklılıklar bulunmasına rağmen aynı ortak noktalarda buluşabilen bir topluluk daha bulunuyordu. Diğerlerinin onları “Üçüncü Dünya” olarak tanımlaması, Bandung Konferansı’ndan sonra olmuştu. Üçüncü Dünya çoğunlukla az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin dahil olduğu, sömürü ve emperyalizme karşı duruş sergileyen ülkeler olarak adlandırılabilir. 1960’lar boyunca bağımsızlıklarını kazanan Afrika ülkeleri de o dönemde bu kapsamda değerlendirilmiştir. Bugün Sahra altı Afrika ülkelerinin yönetim biçimleri, siyaset kültürleri çoğunlukla bu dönemden bakiyedir.

Avrupa’nın sömürgeci tutumundan kurtulmanın heyecanı ve coşkusu, çoğunlukla bu ülkeleri SSCB, Çin gibi ülkelerin yönetim biçimlerine daha fazla ilgili kılmıştır. Bunun anlaşılabilir bir durum olduğu söylenebilir. Dönemin sosyalist liderlerinin anti emperyalist demeçleri yeni bağımsız ülkelerin gururunu okşayan etkenlerden biridir. Afrika’daki pek çok ülkenin kuruluş aşamalarında bu izler durmaktadır. Örneğin Tanzanya’daki Ujamaa ideolojisi böyle bir görüşün kurumsallaşması örneğidir. Mao’nun görüşlerinden esinlenilen bu ideolojik bakış açısı, Tanzanyalı diplomatların Çin ziyaretlerinden sonra pek çok kez hayranlık şeklinde dile getirilmiştir.

Kıta ülkelerinin bazılarında siyasi süreç sömürge ülkelerinin saygın kurumlarında eğitim almış kadroların, ülkelerine dönerek bağımsızlık ateşini yakmaları şeklinde olmuştur. Bu kadrolar bağımsızlık sonrasında çoğunlukla muhalefete kapalı, tek adamın ve çevresindeki elitlerin ülke yönetiminde tek yetkili oldukları bir sistem oluşturmuştur. Dikkat edilirse bu sistemlerde iktidar değişimleri genellikle babaların oğullarına koltuğu devretmesi veya askeri darbeler vesilesiyle yönetime el konulması şeklinde olmaktadır.