Mustafa Kaya


Yeni Bir Hikaye Yazmak Mümkün Mü?

11 Ekim 2020 18:40

Her şeyin oldukça sık değiştiği dünyamızda siyaset de bundan nasibini almış, hızlı bir değişim ve dönüşüme uğramıştır. Türkiye’deki siyasi tarihe hızlıca bakıldığında 1946 seçimleri sonrası nispeten çoğulcu bir siyasi ortamdan bahsedilebilir. Çok partili dönemde, mağdur edilen toplumsal kesimlerin, iradelerini iktidardaki tek parti dışında kalan bir partiye yönlendirecekleri zaten belliydi. Nitekim Demokrat Parti ve sonrasında kurulan partiler bu arayışın oluşturduğu atmosferde milletin iradesine ses olmaya çalıştılar. Aslında tabandan doğrudan gelen talepleri karşılamak bu partiler için çok da zor değildi. Asgari düzeyde halkın taleplerine cevap vermek bile yeterliydi. Zaten uzunca bir süre siyasi partilerin geleceğe ve refaha dair bir ümit aşılamalarına, ya da karşılarına yeni bir “hikâye” ile çıkmalarına gerek kalmamıştı. Çünkü tek parti döneminde yaşanan olumsuz tecrübeler, halka az ile kanaat etmesini öğretmişti. Çok partili hayata geçişle birlikte kurulan partiler ilk başlarda rejim için bir tehdit olarak da algılanmıyorlardı; çünkü ya yönetim dışarıdan müdahalelerle “birileri” eliyle kurgulanıyordu, ya da bu “soft” engellemeler yeterli olmadığı zamanlarda askeri müdahaleler hep hazır bekletiliyordu. Yani işin özü şuydu; görünürde, tek parti rejiminden sonra ortaya çıkmış partilerden kimse bir endişe duymuyordu. Nasıl olsa son sözü söyleyen söylüyordu(!)

20. yüzyılın özellikle ikinci çeyreğinden itibaren, Batı’da esen liberalizm ve daha sonraki neo-liberalizm rüzgârları ile kapitalist sistem ithal ikame bir rejim ile kendisini inşa ediyordu. Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın mühendis olmasının da etkisiyle üretim ve ağır sanayi hamlesi teklifleri boğulmaya çalışılıyor, hatta alaycı yorumlar yapılıyordu. Ağır sanayi hamlesine burun bükülürken, bunun yanında ülkede büyük bir inşaat hamlesi gerçekleşiyordu. Tabi ki her inşaat hamlesi boşuna değildi. En başta barajlar inşa ediliyordu. Enerji bugün bile kimsenin inkâr edemeyeceği önemli bir ihtiyaçtı ve “suyun boşa akmaması” lazımdı. Devasa hidroelektrik barajları iklimi ve çevre şartlarını değiştiriyordu ama olsundu ve nükleer enerji üretmek popüler gelmiyordu. Aslında şeytan sağdan yaklaşmış ve bu ülkenin makûs kaderi o zamandan beri beton ile eşleştirilmişti. Güneydoğu Anadolu Projesi ile tarımda üretimin katlanacağı vaatlerine rağmen barajlar kralından, yollar, köprüler ve hastaneler kralına kadar kalkınma en kolay sektöre bağlanmıştı. Üstelik inşaat halka en kolay gösterilebilecek bir gelişme hikâyesiydi ve daha da önemlisi çok fazla nitelikli eleman da gerektirmeyen büyük bir istihdam kapısıydı. Orantısız popülizm ile gösterişli alışveriş merkezleri ve kocaman hastaneler yaparak buralarda kalifiye olmayan istihdam oluşturarak iktidarın parçası olunabiliyordu.

Kaba inşaatlar da gerçi devlet garantili yabancı krediler ile ancak finanse edilebiliyordu. Yabancı yatırımlar olduğunu da halkımız hastanenin adına Japonca bir isim eklendiğinde son gün öğreniyordu. Ya da bu hastanede doğan ilk bebeğe neden “Sakura Defne” ismi verildiğini sorgulayanlar Japon devlet bankalarından kredi alındığının farkına o zaman varabiliyordu. Hâlbuki IBAN numarası vererek değil, üretim seferberliği yaparak ve birbirimize tutunarak “Biz Bize Yeteriz” diyen siyasi oluşumları bu ortamda kimse dinlemek istemiyordu. Bütün bunların sonunda artık tüm kaynaklarını betona dökmüş ve bunu bir kalkınma hamlesi sayan siyasi iktidarların gele gele sonuna geldik.

Mali kaynakları ellerinde tutanlar her adımlarının, bütün iletişim platformları aracılığıyla halka ulaştırılmasının avantajlarını şimdiye kadar parmağı göze sokarcasına kullandılar. Fakat ekonomik zorluklarla boğuşan halk kendisine liyakate dayalı, adil bir istihdam sağlayacak, adalet, demokrasi ve eşitlik gibi ilkeleri gerçekten vaat edecek partilerin sesini yıllar önce arayıp bulduğu gibi yakın zamanda mutlaka tekrar bulacaktır. Bu anlamda seçmene alternatif bir hikâye sunabilenler ülkeyi tüketim ekonomisi ile gelinen uçurumun kenarından elbette kurtarabileceklerdir.

Peki, son dönemde betona ayrılan bu kaynakların kaynağı neydi? Tüm dünyada talep fazlası dolaşan “ucuz” para. Bu kaynaklar eski bir başbakanın deyimiyle hiç geri ödenmeyecekmiş gibi kullanıldı. Bu tarzdan kolay erişilen maddi imkânlar, mevcut iktidar tarafından sanki sonu gelmeyecekmiş gibi tüketime dayalı inşaat yatırımlarına dönüştürüldü. Bir elin parmaklarını geçmeyen müteahhitlerin bu işlerde belirleyici olduğu ülkemizde, hızlı nüfus artışı ve kentleşme oranlarından dolayı “toprak” en sağlam yatırım aracı olarak görüldü. Vatandaşın hayalini süsleyen ise müteahhide verilerek elde edilen birkaç daire oldu. Yıllar önce “buralar henüz dutluk” iken alınan tarlaların hızla ranta dönüşmesi önceleri hiçbir endişeye yol açmamıştı. Ancak tarım alanlarının ve ormanların eriyip gitmesi eskiden teknolojik ürün ithal eden ülkeyi artık tarımsal ürünleri de ithal etmeye mecbur bırakmıştı. İyimser bir açıdan bakarak tüketimin bir noktada üretimi tetikleyebileceği ihtimali olsa da yaşananlardan görüldüğü üzere durum tam tersi olmuştur. Tüketimin sonu gelmez bir savurganlığa yol açması ise “kredi kartzede” gibi dünyada pek rastlanmayan tuhaf bir kesimi ortaya çıkarmıştır. Kamuoyu araştırmalarında bugün ülkenin karşı karşıya olduğu en büyük sorunun ekonomi ve işsizlik olması hiç de şaşırtıcı değildir. Geçim sıkıntısı çeken insanların inşaatına başlanan, devam eden veya bitirilen yatırımlar için düzenlenen törenler artık çok da ilgisini çekmemektedir. “Kalkınma” adına yapılan bu yatırımlar yerine daha demokratik ve liyakat sahibi yönetimler iş başına getirilmiş olsaydı, fizibilite araştırmaları yapılarak “hangi bölgeye, şehre nasıl bir üretim tesisi yapılmalıdır” soruları kolaylıkla seslendirilebilirdi. Üretim tesislerinden sonra zaten buralarda üretilen malların taşınması için diğer yatırımlar zaruri olacaktı.

Üretmeden tüketim neo-liberal ekonomiler için son bir asırdır yeni bir sömürü aracı olmuştur. Böylelikle kitleler daha kolay idare edilebilmektedir. Kanaatin azalıp gösterişin arttığı bu ortamda bireyler tükettikleri kadar var olduklarına inanmaktadır. Bu acımasız düzenin sancıları toplumun büyük bir kesimi tarafından hissedilmeye başlanmış ve özellikle “z kuşağı” olarak tarif edilen yeni neslin maddi tüketimden ziyade “insanca” ve “adil” bir “düzen” isteği öne çıkmaya başlamıştır.

Sonuç olarak bu dönemin eskiden en büyük farkı nedir sorusunun cevabı, halkın istihdam ve ekonomik refahın adil ve demokratik bir şekilde paylaşımını sağlamayı vadeden siyasi oluşumlara yönelecek olmasıdır denilebilir. Genel olarak merkez-sağ veya merkez-sola indirgenen siyasi yelpazeden ziyade, bundan sonra adil bir düzen ve insan hakları vurgusunu yapanlar bir adım öne çıkacaklar. Zaten halkta da adaletin olduğu yerde ekonomik refaha ulaşımın çok daha kolay ve dolayısıyla da toplumsal huzurun kalıcı olacağı kanaati iyice yaygınlaşmaya başlamış durumdadır. Yani seçmenin karşısına “size şu şu şu inşaatları yaptık, bundan sonra da şunları yapacağız” şeklinde bir “hikâye” ile çıkmak yerine, maddi ihtiyaçlarının yanı sıra çok daha derinlikli ve insani değerlere önem veren vaatler ile çıkmak onların beklentilerinin karşılığı olacaktır.