Taha Kılınç


İkinci Adam

29 Ekim 2020 11:25

Saddam Hüseyin’in yardımcısı ve sağ kolu İzzet İbrahim ed-Dûrî, nihayet öldü. “Nihayet”, çünkü bundan önce en az dört defa öldüğü yönünde şâiyalar çıkmış, hepsinden sonra da görüntülü veya sesli mesaj yayınlayarak “Ben burdayım, yaşıyorum” demişti. Son olarak, önceki gün -26 Ekim Pazartesi- Baas Partisi’nden yapılan resmî açıklamada Dûrî’nin 78 yaşında hayatını kaybettiği, küçük bir cenaze töreninin ardından Salahaddîn vilayetinde sessiz-sedasız defnedildiği belirtildi. Irak yakın tarihinin en önemli figürlerinden birinin daha davası Yüce Divan’a intikal etti böylece.

1942’de, Irak’ın Tikrit kentine bağlı Dûr kasabasında fakir bir çiftçinin oğlu olarak dünyaya gelen İzzet İbrahim, gençlik yıllarından itibaren yakından tanıştığı Saddam Hüseyin’le birlikte Baas Partisi saflarına katıldı. 1958’de Irak’taki İngiliz destekli Hâşimî monarşisi milliyetçi subaylarca devrilirken, 1963’te Baas Partisi ülke yönetimine el koyarken, 1968’de Baas Partisi içinde yaşanan hesaplaşmayla Ahmed Hasan Bekr kliği kontrolü sağlarken, 1979’da Saddam Hüseyin bu defa kuzeni Ahmed Hasan Bekr’i devirirken… Tüm bu kritik dönemeçlerde, İzzet İbrahim ed-Dûrî, Saddam’ın yanı başındaydı. Bu sadakatinin karşılığını fazlasıyla alan Dûrî, 1970’lerde içişleri ve ziraat bakanlıklarıyla bir süre “oyalandıktan” sonra, Saddam’ın Irak’ın mutlak hâkimi haline gelmesiyle, 1979’da Irak Devlet Başkan Yardımcılığı ve Devrim Komuta Konseyi Başkan Yardımcılığı koltuklarını aynı anda uhdesine aldı. Dûrî, her iki vazifeyi de 2003’te Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesine kadar sürdürdü.

Saddam Hüseyin’e asla “hayır” dememesiyle ünlenen İzzet İbrahim ed-Dûrî, Irak’ta “ikinci adam” sıfatıyla onlarca yıl hüküm sürünce, haliyle kabarık bir sicile de sahipti. Baas iktidarına karşı her türlü ayaklanmanın sert bir şekilde bastırılmasında her zaman kritik rol oynayan Dûrî, 16 Mart 1988 günü, Bağdat’ın kuzeydoğusundaki Kürt kasabası Halepçe’de kimyasal gazla düzenlenen katliamın da emrini veren isimdi. 1991’de bu defa Şiî Araplar ayaklandığında yine devreye giren Dûrî, Baas rejiminin demir yumruğunu en sert biçimde göstermekten kaçınmadı.

2016’da verdiği bir röportajda, “Kuveyt’i işgalimiz ahlâkî bir hata idi. Kuveyt üzerinde hak iddiamız da yanlıştı. Kuveyt, Irak’ın parçası değildir” sözleriyle günah çıkaracak olan İzzet İbrahim ed-Dûrî, ABD işgalinin hemen öncesinde, 5 Mart 2003 günü Katar’ın başkenti Doha’da düzenlenen İslâm İşbirliği Teşkilâtı’nın olağanüstü toplantısında Kuveyt delegesine “Kapa çeneni, Amerikan ajanı, maymun” şeklinde hareket etmekten de geri kalmamıştı.

Irak işgal edildikten sonra, İzzet İbrahim ed-Dûrî, bu defa kendisini bir “bağımsızlık savaşçısı” olarak konumlandırıp mücadeleye başladı. Baas Partisi kadrolarından, dağılan Irak ordusunun firarilerinden, ailesinin mensup olduğu Nakşibendî tarikatı saflarından ve sıradan vatandaşlardan teşekkül eden bir vurucu güç meydana getirdi. “Nakşibendî Tarikatı Ordusu” adıyla bilinen bu oluşum, ülkenin kuzeyinde işgal kuvvetlerine karşı çeşitli eylemler gerçekleştirdi. Ancak 2013’ten itibaren IŞİD ortaya çıktığında, Nakşibendî Tarikatı Ordusu’nun birçok mensubunun saf değiştirdiğine de şahit olundu. Hatta, Dûrî’nin bizzat kendisinin, IŞİD’in kuruluşunda rol oynadığı iddia edildi. Dûrî bu iddiaları sürekli yalanlasa da, ona yakın bazı isimler IŞİD saflarında boy gösterdi.

İzzet İbrahim ed-Dûrî’nin hayatını kaybettiği haberi, tahmin edilebileceği gibi Iraklı Kürtler ve Şiîler arasında büyük bir sevinç dalgasına yol açtı. Dûrî’nin ölümüne üzülenlerin sayısı da hiç azımsanacak gibi değildi. Onun bir “kahraman”, “işgale karşı direnişçi” ve “vatan sevdalısı” olduğunu vurgulayanlar kadar, Nakşibendî tarikatı üzerinden Dûrî’yi övgüye boğanlar da vardı. Dûrî’nin ölümüne gösterilen reaksiyonlardaki çeşitlilik, Saddam’ınkini aratmadı bu yönüyle.

Yazıyı buraya kadar okuyan okuyucu, bilhassa Nakşibendî tarikatıyla Baas rejiminin ilişkisine ve Nakşibendîli’ten IŞİD’e kayışlara şaşıracaktır. Dûrî’nin hayatındaki bu ilginç ayrıntılar, aslında bize şunu bir kere daha hatırlatıyor: Ortadoğu’daki her ülkeyi, kendi iç şartları çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Türkiye’de bizim algıladığımız ve alıştığımız birçok kavram, yapılanma veya süreç, farklı ülkelerde farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir. Bu sadece tasavvuf bağlamında böyle değildir; “sekülerlik”, “demokrasi”, “askerî darbe” gibi birçok şey de, ülkeden ülkeye çeşitli manalar kazanabilir. İşte bu nedenle, Ortadoğu’yu anlamaya çalışırken, her türlü ezberden ve olumlu / olumsuz önyargılardan kaçınmak en doğrusudur.

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.