İsmail Mansur Özdemir


Laçin Türküsü ve İran Psikanalitiğinde Kafkasya ve Azerbaycan

12 Aralık 2020 22:40

İran söz konusu olduğunda her zaman ihtiyatlı bir dil kullanmayı tercih ederim. İslamcılık düşüncesinin temel odağı olan İttihat-ı İslam fikrinin üzerimizdeki tesiri ile tüm Müslüman halklarla ilgili makul ve vasat bir itidali muhafaza etmeye çalışırım. Özellikle Şii İslam dünyası ile ilgili titiz davranırım, hatta geçmişte okuma kültürüm içinde bulunan Ali Şeriati, Beheşti, İmam Sadr, Humeyni, Tabatabai, Fadlallah, Abdülkerim Süruş vb. okumalarla, devrim ve sonrası süreci anlama gayreti ile de orta ölçekli bir İran mütehassısı sayılırım. Sosyoloji lisans eğitimim sırasında aldığım bir seminer vazifemde Ruşen Çakır, Oliver Roy, Faik Bulut ve devrim yanlısı okumalar yeterli olmayınca kalkıp genç bir sosyolog adayı olarak İran seyahatine gitmiştim. Tebriz, Tahran, Kum, İsfahan’a yaptığım ziyaretlerle, kültür ve yaşam yanında devrimin sosyolojisini anlamaya yönelik enteresan bir sosyolojik gözlem gezisi olmuştu. Bu seyahatim ayrı bir hatıra, analiz yazısının konusu pek tabi.

Türkiyeli Müslümanların İran’a Bakışındaki itidal

Türkiyeli Müslümanlar olarak İran söz konusu olduğunda ihtiyatlı ve nezaketli tavrımızı her zaman sürdürmüş ve Siyonizm’in en çok rahatsız olduğu İslam İttihadı fikrinin yaralanmasından imtina etmişizdir. Özellikle Milli Görüşçüler olarak düşmanın ekmeğine yağ sürmek anlamına gelecek olan ırkçı ve mezhepçi yapılardan da uzak kalmışızdır. Yakın tarihin açık pratiklerine, tarihsel deneyimdeki gerginliklere hiç tamah etmeyerek son sınır anlaşmasının gerektirdiği bir toprak, kültür ve yaşam sınırını eminlik ve sorgulamama üzerinden çizmişizdir.

Özellikle ABD karşıtı devrim söyleminin ülkemizde olumlu bir etki yarattığı bile söylenebilir. Sosyolojik farklılıklarımıza, din ve mezhep temelli farklılıklarımıza rağmen keskin kopuşların ortaya çıkmasına çok imkân bırakılmamıştır. Bizde İran toplumuna yönelik örseleyici ve stigmatize edici, ayrıştırıcı ve yabancılaştırıcı bir söylemin oluşmadığı söylenebilir. Bazı zamanlarda Türkiye’nin bir iç gerilimi olan laik, dindar çatışmasında laik kesim; dindarları İran ve Sudi Arabistan’a kovsa da dindarlarda bu konuda bir ilgi ve gündem oluşmadığı aşikârdır. Maddi ve başkaca etnik, mezhepsel illiyetlerle İran’a kendini yakın hisseden İran devlet ve kurumları adına gayret sarfedenler istisna ya da özel gruplar olarak ele alınabilir. İslami hareket söyleminde bir parça etki oluşturmakla birlikte güçlü ve etkili İran’a angaje bir İslami Hareket yapılanması oluşmamıştır. Bunun da en önemli sebebi sosyolojik farklılıklar ve mezhep uyumsuzluğudur.

Milli Görüş’ün İran Yaklaşımı ve Büyük Bir İhsan Olarak D-8

İran ile ilişkileri sürdürmenin en doğru ve pratik yolu gerginlik, kopuş ve ayrışmaların peşinden koşmamakla mümkün olmuş ve Türkiye Müslümanları bu pratiği kazanmışlardır. Bu konuda özellikle Milli Görüş’ün makul ve dengeli yaklaşım biçimi önemlidir. Islah ve işbirliği esaslı süreç Erbakan hoca tarafından dikkat ve teenni içinde sürdürülmüştür. Müslüman Topluluklar Birliği toplantılarının tümünde İran’dan heyetler bulunmuştur. Toplantılarda bazı Sünni devlet ve İslami hareket temsilcilerinin İran tarafı ile gergin iletişimleri ustaca kontrol altına alınmıştır. İran’ın İslam Birliğinin en önemli aktörü olduğu gerçeği çerçevesinde çatışma temelli değil iletişim ve üretim temelli, nezaket diplomasisi üzerine oturan toplantılar başarı ile sürdürülmüştür. Milli Görüş ve Erbakan Hoca’nın bu gayreti ile İran tarafının da olumlu bir bakış açısına sahip olduğu görülmüştür. Zira İran tüm uluslararası temsilleri sivil yapılarla değil, devlet olarak yapmaktadır. Bu temsil sürecinde devlet olmaktan kaynaklanan temsil kalitesi kendini hissettirmektedir. Gelen temsilci ve heyetler diplomatik nezaketler temelinde önce Türk devlet yetkilileri görüşmüşlerdir. Söylem ve temsilde aşırıya kaçmayan ulusal ve mezhepsel bir temsil dilinin oluşmadığını söylemek anlamlı olacaktır. Özellikle Kudüs ve Kudüs’ün özgürlüğü konusu tarafların en rahat ortak hareket alanı olmuştur. Siyonizm’in küresel varlığı ve düşmanlığı ile mücadele konusu bugün dahi en cari ortak konudur.

Erbakan Hoca ve Milli Görüş hareketinin İslam Birliğinin nüvesi anlamına gelecek olan D8 hamlesi Türk İran ilişkileri açısından çok değerlidir. Rahmetli Erbakan Hoca İslam Birliği düşüncesini soyut bir düşünce olmaktan çıkartıp somut bir fiili durum ve kuruma dönüştürmüş ve İran’ı bu yapının ana aktörü haline getirecek bir adım atmıştır. Türk diplomasisi açısından da kırılma noktası olan bu adım, iki ülke ilişkilerinin küresel etkisi açısından da çok değerlidir. Bu gayretleri ile Erbakan Hocaya karşı İran’daki tüm ekollerin bir hürmeti vardır. Bu hürmet bugünde karşılığı olan bir hürmettir. Milli Görüş Vakfı Başkanı Sn. Oğuzhan Asiltürk Bey’in İran’da yapılan toplantılara onur konuğu olarak davet edilmesi bunun göstergesidir. Yakın zamanda İSBAM isimli bir teşkilatın kurulması ile İran Kamu Diplomasi birimleri ile ortak bazı toplantı ve oturumlarda yapılmıştır. MTB ve MGKİT toplantılarına genel katılımlar yanında İSBAM tarafından Kudüs konusu başta olmak üzere ortak çalışmalar yapılmaktadır.

Türkiye ve İran’ın Kesiştiği Bazı Bölgeler Üzerinden Bir İlişkinin Kısa Analizi

İran ile ortak mücadelenin olduğu bir bölge Bosna Hersek’teki savaştır. Mazlum Bosna halkına destek konusunda İran hükümetinin aktif vaziyet aldığı bilinmektedir. Gerçi bu vaziyetinin sonuçları bugün bile önemli getirilere sebep olmuştur. Sünni bir evren olan Bosna Hersek’te çok güçlü bir kamu diplomasisi hattının oluştuğu ortadadır. Bosna Hersek başta olmak üzere Balkanlarda İran kamu diplomasisi birimleri oldukça etkin ve örtük çalışmalar ortaya koymaktadır. Bosna ‘da sadece ilahiyat alanında bile Şii ilahiyatı büyük bir alan oluşturmuştur. Bugün Kum’ da Şii ilahiyatı alanında eğitim gören oldukça kalabalık bir kitle vardır. Hüccet düzeyine ulaşmış bu ilim adamları hayatlarının kalan kısmını Bosna’da geçirmeye başlamışlardır. Bu durum İran lehine önemli bir süreçtir.

İran ile Türkiye Müslümanları arasında kriz potansiyeli taşıyan ilk konu Irak savaşı ve sonrası süreç ile özellikle Suriye’de İran’ın Nusayri Esad yönetimi lehine vaziyet almasıdır. Netameli bu konu İran ve Türkiye arasında hükümetler arası bir farklılaşma yanında Türkiye Müslümanlarında bir kırılma noktası oluşturmuştur. Zira savaşın pek çok yan görünümü olmakla birlikte, savaşı kışkırtan yapılar savaşa bir Şii ve Sünni savaşı görünümü vermek için büyük bir gayret ortaya koymaktadırlar. Gerçi İŞİD ve Haşdi Şabi militanları arasındaki sert savaş ve saldırganlık eğilimi ve propaganda bu konuda durumu ortaya koymaktadır. Suriye savaşı konusu, İran ve Türkiye arasındaki en hassas süreçtir. Bu konu tarafları açısından çokça konuşulduğu için bu konu üzerinde fazla durmak istemiyorum.

Uzun uzun İran analizi yapmak niyetinde de değilim. Türk, İran ilişkilerinin tümünü analiz etmeye yönelik bir gayretimde yok. Aslında bu yazıyı kaleme alırken bundan önceki makalemde yer verdiğim Kafkasya’da Fars ve Şii refleksi konusundaki yazımı güncel olaylar üzerinden biraz daha derinleştirmek istiyorum. Sebilürreşad dergisinin Kasım sayısına yazdığım Karabağ yazısının bir kısmında gündeme aldığım İran’ın Kafkasya’daki tutumunu şu ifadelerle tanımlamıştım.

“Med’lerin ardından bugünkü Azerbaycan'ın tamamı, M.Ö. 6. yüzyılda Pers kralı Kiros tarafından işgal edilmiştir. Bu dönemden itibaren pers ve zerdüştlük kültürü bölgede kendisini hissettirmiştir. Persler ve onların bugünkü mirasçısı olan Farslar da bölgede hak iddia etmektedirler. Bölgedeki iktidar dönemlerinde kendi kültürel varlıklarını ikamesi amacıyla yaptıkları çalışmalar tarihi kayıtlara geçmiştir. Özellikle Safeviler, Akkoyun ve Karakoyunlular zamanında bölgede devlet eli ve gücü ile Şiilik tüm versiyonları ile yaygınlaştırılmıştır. Burada Kızılbaşlık tarzı Bâtınilik ve ehlisünnete en yakın Caferi ekol iç içe geçerek okunmaktadır. Bu oluşum sürecinin içyapısı ayrıca analiz edilebilir. Yayılma siyaseti açısından bakıldığında benzer özellikler gösterdiği için bir bütünlük içinde okunmasında bir mahzur görünmemektedir.

Burada İslam sonrası dönemde de bir etno dinsel algı olarak baktıkları Şiiliği farklı tipolojileri ile bölgede yaygınlaştırdıkları bilinmektedir. Bu tutum dinsel bir arka plandan çok, etno-kültürel bir tutum olarak bugünde kendisini hissettirmektedir. Bölgede kültürel düzlemde Fars ve Türk buluşmasından kaynaklanan yüksek bir sanat ve kültür düzlemi oluşmuş olsa da siyasi bir bütünleşme asla mümkün olmamıştır.

Fars ve Şii kültür hattı belirsiz bir çaresizlik içinde kendini merkeze alarak vaziyet almaya çalışırken İslam İttihadının bir parçası olma konusunda ağır kalmaktadır. Bunda Türkistan ve Küçük Asya’nın siyasal olarak birleşmesinin kendisinde yaratacağı maliyetleri düşünüyor olmalıdır. Zira bölgede Müslüman ve Hristiyan savaşlarında asla Müslüman blokunun içinde yer almaması, tarafsız görünme arzusu ancak bu sebeple olmalıdır. Kafkasya’da Şeyh Mansur tarafından Ruslara karşı başlatılan savaşlardan bu güne, Fars devlet düzeni hiçbir zaman Kafkas Müslümanlarına destek olmayarak jeopolitik tercihini denge ve tarihsel standart pozisyonundan yana kullanmıştır. Rus ve İran savaşı Kafkasya’nın paylaşımına yönelik bir savaş olmuş ve Azerbaycan’ın bölünmesi ile sonuçlanmıştır. Bugün devam ede gelen savaşta da Ermenilere fırsat sağlayan tarafsızlık hali ve özellikle intikaller için sınırlarını açması bu tarihsel rolü ile tutarlı bir tarafsızlık ya da Müslüman blokunu seçmeme davranışıdır. Ruslar başta olmak üzere tüm dünya, İran ile diplomatik vaziyet alırken önce Pers ardından Şii kimliğinin süreci domine edeceği gerçeğini bilerek hareket etmektedir. Umuyorum ki İran’ın yeni entelektüel aklı, İslami hareketi bir esas yol olarak seçenler ve siyasal elitleri, bu tarihi davranış biçiminin fayda sağlamadığını görür ve İslam İttihadı blokunun bir parçası olmayı önemserler.”

Rus, İran Gergefinde Azerbaycan

Kafkasya’nın modern tarihini belirleyen ve Azerbaycan’ın bölünmesi ile sonuçlanan en kritik olay Rus İran savaşıdır. Azerbaycan’ın ilhak ve işgali üzerine yapılmış bir savaş olduğu unutulmamalıdır. Rus ve Fars devletleri Oğuz Türkleri tarafından kurulmuş bir coğrafyayı ilhak üzerinden savaşmışlardır. İran (Kaçar Hanedanı) himayesinde bulunan bölgeler Ruslar tarafından işgal ve ilhak edilmiştir. Bölge’deki Oğuz boylarının Şah İsmail döneminden itibaren Şiileştirilmesi ile mezhepsel temelde Ruslara göre daha makul bir yaşamın olduğu düşünülebilecektir. Osmanlı devletinin bu duruma yönelik baskın ve keskin bir tutumunun olmaması, çöküş dönemine tekabül etmesi sebebiyle bölgedeki Şii Kaçar hanedanı büyük bir kriz olarak algılanmamış olmalıdır. Fakat bölgenin kaderini belirleyecek Rus ve İran savaşı Azerbaycan halkı ve toprakları için işgal ve bölünme etkisi oluşturmuştur. Azerbaycan, Rus ve İran arasında ikiye bölünmüş ve Azerbaycan’ın çilesi başlamıştır.

Güney Azerbaycan “ Ay Laçin, Can Laçin, Men Sene Kurban Laçin”

Sert bir ulus devlet olan İran, tarihi pratikler ve mezhepsel illiyet üzerinden bölgesel dengeyi bir şekilde korumaya muvaffak olmuş gibi görünmektedir. En azından bölgeyi elinde tutmayı başarmış, sonraki dönemlerde Farisi endoktrinasyon temelinde dil, kültür ve siyasal olarak Türk nüfusu eritmeyi ya da daha doğrusu sindirmeyi başarmıştır. İran’da yaşayan Türkler birlikte yaşama konusunda Farisi toplumla çok büyük sıkıntılar yaşamasalar da, içlerindeki Azerbaycan özlemi, Milli kimlik ve kültürü var etme arzusu he zaman diri olmuştur. İran devrimi sonrasında yeni elitler ve yönetim sınıfları devrimdeki pozisyonu üzerinden yapılandığından devrime destek olan Türk soylu İranlılarında ülke bütünlüğü içinde siyasal sisteme dâhil oldukları söylenebilir. Kum medreseleri ve üniversitelerde aldıkları eğitimlerle yaşamın tüm alanlarında etkin görevler almışlar ve sisteme entegre olmuşlardır. İran siyasal sistemi çok boyutlu ve katmanlı bir yapısal özellik göstermektedir. Etkin Farisi ulusal kimliği ve geleneksel devlet ideolojisi Türk soylu İran vatandaşları konusunda her zaman teenni içinde hareket etmiştir. Bölge İran için her zaman dikkatle izlenmesi gereken bir İstihbari alandır.

İran’ın Geleneksel Kafkasya ve Azerbaycan Politikası Üzerine Mülahazalar

İran hükümetleri bir bütün olarak bölgenin tarihsel bağlamını çok iyi bilmektedirler. İran modernleşmesi dil ve milli kültür kopuşu yaşanmadan gerçekleştirilmiştir. Bu sebeple alfabe ve tarihsel müktesebat tüketilmemiş ve siyasi, epistemolojik bir kopuş yaşanmamıştır. Bu boyutuyla Cumhuriyet modernleşmesinden belirgin şekilde farklılaşır.  Tarihsel bağlamından kopmayan İran devlet politikası devrime rağmen belli konularda ki tarihsel ezberlerini sürdürme becerisine sahiptir.

İran’daki siyasal akıl Kafkasya, Hazar ve İran topraklarının tarihsel arka planını iyi bilmektedir. İslam ve Oğuz boyları bölgenin ana karakterini şekillendiren çok önemli devletlerini bu bölgede kurmuşlardır. Gazneliler, ardından Selçuklulular ve Harzemşahlar dönemleri Türk İslam kültür ve siyasal aklının bölgede ki en güçlü tezahürleridir. Tarihte güçlü Türk devletlerinin merkezi hükmünde olan bölge, siyaset, ilim ve kültür açısından değerli bir havza olmuştur ve bu yüksek deneyimlerin tortuları bölgede kalmıştır. Bu yüksek deneyimler Azerbaycan ve daha genel anlamda Kafkasya’yı Türkistan’dan başlayarak Anadolu ve Balkan hattına kadar giden Türk İslam hattının köprüsü sayılabilecek kritik bir coğrafyaya dönüştürmüştür.

İşte bu sebeple İran için Anadolu’dan Türkistan’a kadar geniş bir alanda bir tehdit vardır. Tüm kardeşlik yaklaşımlarına rağmen bu aksın var olmasını İran devlet aklı bir tehdit olarak okumakta ve geleneksel politikasını sürdürmektedir. Bu sebeple tarihin tüm dönemlerinde Kafkasya’daki, Azerbaycan’daki hiçbir çatışmada Müslüman gruplardan yana olmamıştır. Kafkasya’daki diğer Müslüman topluluklar her zaman Osmanlı yanlısı bir vaziyet almışlardır. Şeyh Şamil’den Şamil Basayev’e Kafkas mücadelelerinde mücadelede gözler her zaman İstanbul’a dönüktür. İran geleneksel devlet politikası bölgede ki güçlenmeyi her zaman bir handikap ve tehdit olarak okuma eğiliminde davranmıştır. 1993 ve 1999 başlayan Çeçen savaşlarında Bosna’daki pozisyonunu tercih etmeme sebebi budur. Üstelik Sırp ve Ruslar, Müslümanlarla aynı sebeple savaşmakta iken Bosna’da Müslümanların yanında olan İran, Çeçenistan’da Müslüman savaşçıların yanında olmamış ve savaşın uzağında kalmayı tercih etmiştir. 1813’deki Gülistan antlaşmasının gizli ve açık maddelerine sadakat konusunda Rusya ile işbirliğini asla zedelemeyen kendi içinde tutarlı! İslam dünyasının ve Müslümanların canını sıkan bir tutumu sürdürmektedir.

İran’ın Ermenistan’a Verdiği Destek… Neden?

Özellikle 1988’deki Ermenistan’ın Karabağ işgali İran’ın bölgesel tutumunu anlamak açısından çok dikkat çekicidir. Bu savaşta Rus destekli Ermeni tarafına açık destek vermiştir. Bu işgalde ve Hocalı katliamında İran hükümetlerinin günahı vardır. Üstelik İran devrimi sonrasında, İran devriminin kurumsallaştığı bir dönemde olmasına rağmen İran İslam Devleti Azerbaycan sürecinde geleneksel politik pozisyonunda kalmışlardır. Bu, kendi içinde tutarlı !!! Ümmet ve İslam kardeşliği temelinde can sıkıcı bir tutumdur.

Türkiye Müslümanları, Müslüman Türk dünyası ile ilişkinin anlam ve mahiyetine dair bir düşünceyi zihinsel olarak olgunlaştıramadıklarından, ümmet düşüncesi ve İslam devrimini başaran bir İran’a leke kondurmak istemedikleri için konu yaygın olarak tartışılmamış, görülmemiş ya da görmezden gelinmiştir.

44 gün kadar süren ikinci Karabağ savaşında da İran hükümeti geleneksel rolünü devam ettirmiş, Ermenistan sınırlarını rahatlatarak askeri ve mühimmat konusundaki pasif desteğini göstermiştir. Azerbaycan tarafına sınır ihlalleri konusunda gözdağı verici açıklamalar yapmayı ihmal etmezken, Türkiye’nin Karabağ savaşında aldığı etkin rol nedeniyle dikkatli bir vaziyet almıştır. Savaşın genel akışında Rusya ile istişari bir vaziyet alırken konunun kendisini ilgilendirdiğini düşündüğü bir boşluk ya da kriz beklentisi içinde pusuya yatmıştır. İran medyası dikkatle incelendiğinde Karabağ’da Azerbaycan zaferinden ziyade bölgede Türkiye’nin olması konusunda hâkim bir rahatsızlık dili oluşmuştur. Rusya’nın taraf olduğu, İran’ın taraf olduğu Nahçivan, Ermenistan, Azerbaycan ve Karabağ’la ilgili bir konuya Türkiye’nin taraf olması tehdit ve kabahat olarak algılanmaktadır. Savaş esnasında dikkatli süreç yönetimi İran tarafına söz bırakmamıştır. Fakat Bakü’deki tarihi Zafer programı esnasında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan tarafından okunan Laçin Şiir’inin hemen ardından beklenen kriz için gerekçe bulunmuştur. Yaygın, çok boyutlu, medya üzerinden ve ölçüsüz bir şekilde ortaya çıkan saldırgan dil, aslında şiirin mahiyeti ile ilgili ya da İran’ın toprak bütünlüğü ile ilgili bir konuda değildir. Bu konu İran’ın bölgede Türkiye’nin aldığı rol, Lâçin koridorunun açılması ve ülkesindeki Türklerle alakalı psikanalitik korkuların sonucudur. Türkistan ve Anadolu arasındaki koridorun oluşması İran’ın en sevmediği konudur ve reaksiyonun tonu bu sebeple çok yüksektir.

Ümmet, kardeşlik ve İslam Birliği yaklaşımı geleneksel İran politika ve diplomasi yaklaşımına kurban edilmektedir. Bu yanlış, acemice ve İran devlet geleneğine ve İslam devrimini var eden kodlara aykırı aceleci, saldırgan bir davranış biçimidir. Kendisini ilgilendirmeyen bir konuda ayıp olmuştur ve ölçüsüzdür.

Bir Müslüman Olarak Üzerimize Düşen, Nasihattir

Peki bir Müslüman ve Milli Görüşçü bu konuya nasıl bakmalıdır. Teenni, titizlik ve kardeşlik hukuku çerçevesinde bakmak esastır. Adil ve makul bakış, kardeşlerinizin sizinle alakalı zorluklarda tavırsız kaldıklarında teessüf etme ve gönül koyma hakkını size elbette verir.

İki Çeçen savaşında Müslüman kardeşlerine sahip çıkmayan, Hocalı katliamına sebep olan Ermenistan ile işbirliği yapan, Gence’yi bombalayan ve Karabağ’ı işgal eden zalim Ermenistan hükümetini destekleyen kardeş İran hükümetini uyarmak, bir şiir okundu diye zembereği boşaltarak devlet diline uygun olmayan bir üslub içinde hakaret eden İran’lı kardeşlere kardeşlik hukukunu hatırlatmak herhalde en fazla İslamcılara, Milli Görüşçülere düşer.

Bu sebeple kardeşler kendinize gelin, dostluğa halel getirecek açıklamalar yapmayın, tarafı Müslüman olan ve Müslümanın haklı olduğu durumlarda kardeşinizden yana olun, İslam devriminin kuruluş umdelerini unutmayın, ülkenizdeki otuzbeşmilyon Türk soylu Müslümanı unutmayın, incitmeyin ve kendi başınıza iş çıkarmayın. Siyonist tetikte bekliyor, ona ve yandaşlarına fırsat vermeyin.

Unutmayın ki! Kafkasya ve Azerbaycan, Türkistan ile Anadolu’dan Balkanlara kadar akan bir Irmağın üzerindeki köprüdür. Bu köprü birleşirse Ümmet için iyi olur, güzel olur, hoş olur.

Vesselam….