İsmail Mansur Özdemir


Kitle İmha Silahları’nın Yayılması ve Terörizm’in Finansmanı Kanunu ve STK’ların Geleceği

23 Aralık 2020 17:45

Bu konuyu uzun zamandır işliyor, izliyor ve arka planı ile anlamaya çalışıyorum. Geçen sene tamda terörle mücadele konusunda atağa kalktığımız bir zamanda ülkemize gelip, Mali Eylem Görev Gücü FATF adına bizi denetleyen ve özellikle STK’larımızla çokça ilgilenen heyet dikkatimi çekmişti. Kendi derin tutarsızlıklarına rağmen, ısrarla insani yardım kuruluşlarımızı incelemeleri beni biraz rahatsız etmişti. Bazıları ile yaptıkları görüşmelerin ardından devletimizin ilgili kurumlarının denetleyici rolünü de örseleyecek bir adım attılar ve Türk STK’larının terörün finansmanı konusunda zayıf gövdeli olduğunu resmedip, yazıp çizip gittiler. Tüm faaliyetleri devlet denetiminde gerçekleşen bu kuruluşlarla alakalı yaklaşımın bir sürecin hazırlığı olduğu belliydi. Ülkemizi başarılı STK alt yapımız üzerinden sıkıştıracakları tahmini çok zor olmayan bir durum oldu. Bu konuda ilgili kurumlarımız ile görüşmeleri yaparken aynı zamanda bu konuyu gündem yapan STK’lar ve hukuk adamları ile de çalıştık. Aslına bakarsanız bu süreci yakinen takip ediyor ve FATF ve BMGK’nın ülkemize ne vakit musallat olacağını bekliyorduk. Fakat konunun bir kanun olarak ansızın çıkması çok beklenen bir durum değildi. Üstelik STK’ların kapasite ve geleceklerini, dolayısıyla “Türk Kamu Diplomasisinin” geleceğini etkileyecek bu kadar yapısal bir meselenin “Kitle İmha Silahları” ile ilgili bir kanunun içinde torba kanun vaziyetinde gelmesi hiç beklenmiyordu. Kitle İmha Silahları İle ilgili kanun tamamen ayrı bir konu fakat FATF ve BMGK’nın yarattığı baskı ile yurt içi ve dışında STK’larımızın rolünü daraltacak ve onları hareketsiz bırakacak bir kanunlaşma mesaisinin, sürecin tüm tarafları ile birlikte olgunlaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Tüm tarafların katılımı ile yeni ve operasyonel, ülkemizin önünü açacak bir STK kanununun yapılabileceğini düşünüyorum. Proje, temsil ve kaynakların yurt dışında yönetimi ve faaliyetlerin etkili ve etkin olması konusunda bazı sorunların olduğunu kabul ederek bunlara yönelik ortak bir yol haritasının çıkarılması gerektiğine inanıyorum. Torba kanunla çıkmayacak kadar tarihi bir STK varlığımızın olduğunu, milletimiz için büyük anlamlar ifade eden STK’larımızın bu kadarını hak ettiğini düşünüyorum. Kanun yapıcının bu ihtiyaçları gözeterek atacağı adım uzun vadede keşke denmemesi açısından çok önemli. Bu kanun eğer doğru yapılmaz ise Türkiye’nin yurt dışındaki taşıyıcı güçlerinden biri olan Türk İnsani Yardım yapılanması bu süreçten zarar görecektir. Hukukçu arkadaşlarımızın da yaklaşım ve yorumlarından yararlanarak, kanunun yapısal olarak sıkıntı yaratacak alanlarına kısaca dokunmakta fayda var. Bu konuda avukat Gülden Sönmez ve Cihat Gökdemir arkadaşlarımın çok değerli bir çaba içinde olduğunu da ifade etmeliyim. Ayrıca bu konuyu dikkatle izleyen Sn. Hasan Yaşar ve Mustafa Kaya’yı da görmezden gelemeyiz. Ayrıca bu konuyu dikkatle takip eden Osman Atalay’ın gayretlerini de görmezden gelemeyiz. Aslına bakılırsa devlet ve milletimizi doğrudan ilgilendirecek olan bir konuda adalet ve içişleri komisyonunda görev yapan vekillerimize rehberlik yapmayı, ortak doğruyu bulmayı hedefleyen çalışmalar. Uluslararası evrende hizmet üreten kamu, yarı kamu ve sivil kuruluşların BMGK ve FATF gibi şaibeli kurumların baskısı altında çıkan bir kanunla hizmetlerinin örselenmesini hiç birimiz istemeyiz.

Ayrıca bu süreç ile alakalı kanun çıkmadan bu işten etkilenecek insani yardım yapan STK’ların ilgili bakanlarla ve komisyonlarla görüşmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda milli bir mutabakatın bugün, hemen yapılması gerektiğini düşünüyorum. Hiçbir uluslararası kuruluş millet menfaatimizin üstünde değildir. Batı sistemi her alanda bir kuşatma peşinde ve alternatif tüm kapasiteleri yok etme güdüsü ile hareket etmektedir.

Hukukçu arkadaşlarımın da desteği ile olayın sosyolojisi ve diplomatik etkilerini hayatının 27 yılı uluslararası yardım, kalkınma yardımı ve kamu diplomasisi çalışmaları ile geçmiş olan bir kişi olarak kanunun neler getirdiğini kısaca ifade etmek istiyorum.  

  1. “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun’un” içine farklı alakasız konular torba kanun formunda toplanmış görünüyor. Sivil Toplum Konusu ilgililer ile birlikte arı bir çalışmayı hak ediyor.
  2. Kanun teklifinde Yardım Toplama Kanunu dahil birçok kanunda değişiklik düzenlemesi mevcut.
  3. Kanun Teklifi yarın ya da önümüzdeki günlerde TBMM Genel Kuruluna gelecek. Bu konu daha öncede farklı boyutları ile FATF (Financial Action Task Force/ Terörün Finansmanı ve Kara Paranın Aklanması İzleme Birimi) tarafından terör’ün finansmanı başlığında ülke gündemine getirilmişti ve Doğu Akdeniz’deki gergin günlerde FATF heyeti ülkemizi raportörleri vasıtasıyla taramıştı. TBMM Genel Kurulu Türkiye’nin menfaati için, bu belirsiz yapının kanaatleri ile vaziyet almamalıdır.
  4. Kanun teklifi BMGK’nın kararlarını mutlaklaştırarak egemenlik konusunu tartışmalı hale getirme tehlikesi taşıyor. 11 Eylülden itibaren netameli bir şekilde Konseyin kararları ve FATF’ın tutumu Amerika’nın küresel algılarına hizmet ediyor. Çünkü FATF ABD’nin menfaatleri çerçevesinde onun küresel egemenliğinin garantörü gibi hareket ediyor. Örneğin Ortadoğu’da PKK ve PYD’ye açık destek veren ABD ve Avrupa ülkeleri terörün finans bühtanının altına girmiyor. Filistin’e yapılan yardım terörü finans olarak algılanırken, PKK’ya yapılan ABD yardımı terörü finans kapsamına girmeyecek!!! Bu nasıl bir iş. ABD ile son dönemde artan fikir farklılıklarımız ve bazı bölgelerde karşı karşıya geldiğimiz düşünülürse bu kanun milli menfaatlerimiz için tehlike ifade ediyor.
  5. Birçok ülke bunu kendi menfaatleri için uygun görmeme hakkını kullanma ya da özgürlükçü yaklaşımlarla hareket ederek şerh koyduğu halde, biz BMGK’nın beklentilerini de aşan düzeylere ulaşmayı tercih ediyoruz. Bazı kanunlar için bu süreç adeta bir gerekçeye dönmüş gibi gözüküyor. Yapısal olarak çok uyumlu durmayan kanun metni bu boyutları ile çok önemli yeni müdahale alanları öngörüyor.
  6. Kanun teklifinde, terörün finansmanının önlenmesi yasasıyla oluşturulan zemin yeni değişikliklerle BM güvenlik Konseyi üye devletlerinin menfaati doğrultusunda aldığı kararlara dayandırılarak yapılacak müdahalelerin gerekçeleri politik bir aidiyet kazanarak bu durum derin tutarsızlığa yöneliyor.

            Zira; FATF 11 Eylül sonrasında terör tanımının içine sadece ABD karşıtı yapıları alarak tartışmalara konu olmuş bir yapı. Örneğin Keşmir’e saldıran Hindistan’ı değil, müdafaa pozisyonundaki Pakistan’a gri karne vererek terörü finans suçu isnat etmişti. Büyük gayret ve harcamaların ardından Pakistan bu yükten ancak kurtulabildi. Adeta kendi memurunuzla ülke içi ve uluslararası ölçekte operasyon yapılmasına yetki veriyor, kendi memurunuzla sizi kendi suç kriterlerine göre manipüle etme hakkına sahip oluyor. İsrail asla FATF’ın gündemine girmediği gibi. PKK ve PYD’ye açık destek veren ABD, FATF tarafından denetlenmiyor.

  1. Kanun teklifi ile yeni suçlar ve cezalar ihdas ediliyor. FATF’ın terörist kimdir yaklaşımı en sancılı kısım. ABD menfaatleri esas alınarak yapılandırılmış terör tanımlamalarında PKK, PYD gibi yapılar terörist değilken, ortalama yardım gönüllüsü bir STK bir bölgedeki iyi niyetli bir gayreti terörist yaftası yiyebilir. Afrika’daki insani yardım çalışmaları bu türden istismarlara her zaman kurban gidebilmektedir.

            ABD, Rusya ve belki Çin’e göre her an terörist olabilirsiniz. Bugüne kadar onlar karar aldı diye biz yaptırım uygulamamış iken, bu kanun çıkarsa uygulamak zorunda olunacak. Yani BMGK’da alınan her karar ve tanımlama bu kanun sonrasında esas kabul edilecektir. Ki bu egemenlik tartışması yaratacak bir konudur ve kanunun en hassas tarafı da burası. Üstelik küresel ölçekli inisiyatifler alındığı bir dönemde bu kararın maliyetleri ölümcül olabilecektir.

  1. Uzun zamandır insani yardım çalışmalarının en zor kısmı para transferi kısmı oluyordu. Tüm küresel para hareketini elinde tutmak isteyen yapılar, insani yardım amaçlı olarak hareket ettirilen parayı tartışma konusu yapageldiler. Çözümsüzlüğe itilen bu konuda, bu kanun sonrasında hareket edemeyecek şekilde kendimizi bağlamış olacağız.

            BMGK kararları kapsamı içinde olabilecek kişi, kuruluş veya organizasyonlarla doğrudan, dolaylı kontrol edilen kişi ve kuruluşların ya da bunların hesabına hareket eden kişi veya kuruluşların ifadesiyle insani yardım sürecinin bütün aşamaları sistematik bir şekilde bu kanunla kriminal hale getirilmiş olacak. Bu sürecin bir parçası olan kişi, dernek, şirket ve banka’ ya rahatlıkla BMGK ya da FATF talebi ile müdahale edilebilecek.

  1. Başından beri FATF terör nedir ve terörist kimdir şeklindeki tanımlamalar konusunda Batı merkezli bir tanım içinde hareket ederek tarafgir bir rol oynamıştır. ABD tarafından himaye edilen hiçbir yapı terörist olarak ele alınmamıştır. ABD ve BMGK için kim terörist ya da değil bu belirleyici olacaktır. Bu tanımlama biçimine göre İslam dünyasının her hangi bir yerinde ABD’nin sözünü dinlemeyen bir yapı ya da bölgeye gönderdiğiniz kurban parası, su kuyusu bedeli ya da yetim parası terörü finans olarak ele alınacaktır.
  2. Bu kanunun en sancılı taraflarından biri bir egemenlik tartışması başlatmasıdır. Terör ve terörist tanımı BMGK tarafından yapılmış ve sizin de (terörist olmadığı için) doğal olarak bilmediğiniz bir kardeş topluluğa yapılmış yardımı FATF ya da ilgili ülke ihbar ederse bu yardım transferini yapan Türkiyeli kişi, dernek, vakıf ya da banka’ ya derhal Türk memurlar ve yetkili makam işlem yapmak zorunda olacak. Yapmazsa, geciktirirse ihmal ederse ona da hapis cezası olacak. Bu tutarsız bir küresel kurum olarak FATF ve BMGK’nin ülkemizde bir egemenlik sorunu yaratması olarak okunmalıdır.
  3. Sivil Toplum Kuruluşları isminden de anlaşılacağı gibi ontolojik olarak varlıklarını ve etkilerini sivil olmaktan alırlar. Toplumun yaşamsal alanlarda katılımını teşvik eden sivil toplum kültürünün açık, kolay, şeffaf ve katılımcı olarak varlığını idamesi hayatidir. Hukuk devletinde her şeyin bir hukuku olacağı gibi STK’ların da bir hukuk sistemi içinde hareket etmesi ve denetlenmesi gerekir. Bu denetim sürecinin katılımcılığı ve sivil kimliği gözeten bir yöntemle yapılması çok anlamlıdır. Milletimiz ve devletimiz ile hasım yapıların bir bühtan yaratmasına imkân verecek müdahaleci, antidemokratik ve sivil toplum üzerinde korku ve endişe yaratmaya yönelik bir iklimin oluşmasına müsaade edilmemelidir. Her konuda olduğu gibi STK’lar konusunda da idari tahditler yerine, ihtiyaç halinde yargı kararlarını esas kabul eden müdahaleler tercih edilmelidir.
  4. Kanun teklifinin 14.maddesinde Yurt dışı yardımlar konusunda bir başlık açılmıştır. Yurt dışına yapılacak tüm yardımlar, yardım yapılmadan önce dernekler tarafından mülki idare amirliğine bildirilir denmektedir. Uluslararası yardımlar; operasyonel, hızlı ve acil insani yardımlardır. Orta ölçekli bir yardım kuruluşu dünyanın aynı anda pek çok bölgesinde yardım çalışması koordine eder. Bu yardımlar bölge gerçekliğinde, uluslararası süreci bilmeyi, izlemeyi gerektiren bir nosyonu zorunlu kılar. Bu konularda ülkemizde Dışişleri, TİKA, AFAD gibi uluslararası yardımları yapan ve koordine eden müesseseler var. Uluslararası evreni izleme imkânı olmayan mülki idare için bu bildirimler izlemesi mümkün olmayan bir iş yüküne dönüşecektir. Zaten bu yardımlar TİKA’ya yılsonunda ayrıntılı olarak verilmekte, profesyonel kuruluşlar arazi bölgesinde dış misyonlarla istişari süreçler yönetmektedirler.

Ayrıca, ülkemiz insani yardım kuruluşları her türlü giderini İçişleri Bakanlığı birimlerine ibraz ile mükellefler. Yeni kanun BMGK kriterleri ile yurtdışına yardım yapan yardım kuruluşları, artık yapacakları her dış yardım için bildirimde bulunmak zorundalar. Bu bilgiler BMGK marifetiyle izlenerek yapılan yardımların yarattığı tesirin bölgelerde etkisiz kılınmasına yönelik bir sürece imkân sağlayacak önemli bir tehdit. Tüm yardımlar artık bildirilmek zorunda. Kurumlarımız vasıtasıyla bildirilmeyen bir insani yardım ya da yetim aylığı için ağır yaptırım ve müeyyideler bu kanun eliyle gelebilecek. Türkiye’nin kardeş coğrafyalarda ele geçirdiği kamu diplomasi avantajının ve bunun mahremiyetinin bu süreçten olumsuz etkilenmesi göz ardı edilmemelidir.

  1. İlgili kanun maddesi içinde insani yardım kuruluşlarına yönelik ağır tahditler var. Tartışmasız denetim oldukça önemli anlamlar taşıyor. Denetimin olmadığı yerde önemli sorunlar ortaya çıkabiliyor. Sivil Toplum Kuruluşlarının da yapısal özelliği sivil olması. Sivil olmakla denetlenebilir olmak arasındaki hassas denge çok önemli. İçişleri birimleri ve mali birimler kendi milli sınırlarımız içinde bunu oldukça başarılı bir şekilde yapageldiler. FATF süreci ve BMGK kararlarını esas alan bir müdahale yetkisinin bu kanun organizasyonu içerisinde gündeme getirilmesi bazı endişeleri de beraberinde getiriyor. Özellikle idarenin yetkisiyle el koyma, faaliyet durdurma, faaliyetten alıkoyma kayyum atanması işlemlerin bu kanunla gündeme alınması dikkat çekici. Eğer bu konuda yapısal müdahaleler yapılmak isteniyorsa Sivil Toplum Kuruluşlarının da katılacağı görüşmelerin ardından bir sürecin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Bilgi, belge paylaşmayan STK yönetici ve çalışanlarına hapis cezası öngörülmesi de ayrıca dikkat çekici.
  2. Kanun teklifinde en dikkat çekici madde 36. madde. 6415 sayılı Kanunun . maddesin eklenen kısımda şöyle deniyor. “BMGK’nın…………… sayılı kararları ile bu kararlara dayanılarak çıkarılan müteakip kararlarla listelenen kişi, kuruluş veya organizasyonların tasarrufunda bulunan malvarlığının dondurulması kararları ve bu listeden çıkarılanlara ilişkin malvarlığının dondurulmasının kararları, Cumhurbaşkanının Resmi Gazete’de yayımlanan kararıyla gecikmeksizin uygulanır.” Bu kanun maddesinde belirleyici nokta BMGK’nın kararı. Son dönemlerde BMGK tarafından verilen pek çok sıkıntılı ve tarafgir karar var. Ülkemizin bölgesel ve küresel düzlemde aldığı bazı inisiyatiflerden G7 ülkelerinden bazılarının haz etmediği de ortada iken, BMGK’nın bu durumlarda verdiği netameli kararların doğrudan ve gecikmeden ve Cumhurbaşkanlığı makamı üzerinde baskı yaratacak ve egemenlik tartışması başlatacak şekilde kanunlaştırılması oldukça sıkıntılı görünüyor. Burada BMGK kararlarını mutlaklaştıran bir yaklaşım yerine, bir değerlendirme ya da takdir alanı oluşturacak şekilde bir kanun gövdesi oluşturulması gerektiğini düşünüyorum.

Bu Sürecin Küresel Boyutuna Yönelik Mülahazalar

Tüm Dünya’da belli özel çıkarlar etrafında kurulan kuruluşlar dünya milletlerinin ortak ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzaktır. Bir küçük azınlığın büyük kitleler üzerinde var ettiği hegemonya sürdürülebilir bir dünya sistemi önermekten çok uzaktır. Ortak menfaat temelinde teşekkül ettirilmiş kuruluşlar sürekli bir tartışma etrafında sürüklenmektedir. Bu karmaşık sürecin var ettiği küresel sistem medeniyetler çatışması temelinde dünyayı bir şiddet sarmalının içine doğru savurmuş durumdadır. Bu bağlamda modern dönemlerden başlayarak ortaya çıkan bu gerilimi terör kavramı etrafında kısaca tartışmak anlamlı olacaktır. Zira terör; tarihi, ontolojisi ve sonuçları itibariyle dikkatle tartışılması gereken bir kavramdır. Terör kavramı, ontolojisi, sosyolojisi itibariyle sübjektif olunamayacak kadar hassas bir konudur.

Terörle mücadele terörün yarattığı büyük tahribat göz önüne alındığında tüm insanlığın boynuna bir borçtur. Fakat terör algısının ve terörist fiilin herkes tarafından ortak bir biçimde tanımlanması gereklidir. Ortak tanımlama terörle mücadelenin başlangıç noktasıdır. Bu haliyle terör faaliyetinin nitelik ve yapısı ile ilgili farklı yaklaşımlar mücadeleyi zayıf ve sonuçsuz kılmaktadır. Benim teröristim, onun teröristi diye bir yaklaşım olamayacağından, hukuksuz tüm terör fiilleri geçmişinden bugüne ortak bir tanımlamanın içine girmelidir. Terörle mücadele mevzuatı, oldukça yenidir. Terörün serüveni ve tarihi göz önüne alındığında, oldukça yeni terörle mücadele mevzuatının tüm dünya milletlerini koruyucu ve ortak mutabakatın/ tanımlamanın bir ürünü olması sağlanmalıdır.

FATF’ın (Financial Action Task Force) terörün finansmanı ve kara paranın aklanması konusundaki gayreti yenidir. 11 Eylül sonrasında daha yoğun şekilde organize olan FATF’ın çalışmalarına Türkiye Cumhuriyeti Devleti de başından beri katkı sağlamaktadır. Fakat terör algısı ve terör tanımında ki farklılıklar nedeniyle FATF Türkiye Cumhuriyetine karşı yönelen teröre karşı oldukça pasif bir pozisyonu tercih etmektedir. Türkiye büyük bir terör koridoru tarafından çevrelenmiştir. Üstelik FATF’ın da üyesi olan bazı ülkelerin bu terör yapıları ile olan yakınlığı Türkiye için oldukça rahatsız edici bir durumdur. Üstelik kamuoyunun gözü önünde bu terör yapılanmalarına aleni ve gizli yardımlar yapılmaya devam edilmektedir. ABD Başkanı Donald Trump DAEŞ’in kuruluşu ve oluşumu ile alakalı atfını Selefi olan Obama’ya yaparak onun zamanında kurulduğunu ifade etmiştir. PKK, PYD, YPG, FETÖ vb. yapılar FATF üyesi ülkelerce desteklenmektedir. Bu kabul edilebilmesi mümkün olmayan büyük bir tutarsızlıktır.  Ayrıca terörle mücadele konusunda NATO, BM, BMGK başta olmak üzere benzer küresel kuruluşlar ülkemizin yanında ve safında çok güçlü durmaktan imtina etmektedirler. Son dönemde FATF’ın bu kritik gerçekleri görmezden gelerek yaptığı çalışmalar dikkat çekicidir.

Tamda bu iklimde bu kanun ülkemiz gündemine girmiştir. Bu yapısal ve siyasal tutarsızlıkların devam ettiği bir süreçte Türkiye’yi özellikle Sivil Toplum Kuruluşlarının kabiliyet ve kapasitelerinin örseleyecek bu kanunlaştırma çalışmaları çok anlamlı durmamaktadır. Ülkemizin tüm kurumları ile küresel düzeyde üstlendiği hassas süreci örseleme ihtimaline yönelik her türlü süreç dikkatle takip edilmelidir.

FATF’ın Türkiye algısı her zaman sancılı olmuştur. BMGK tarafından verilen pek çok hatalı karar göz önüne alındığında; bu süreci ülkemiz menfaatleri yanında ulaştığımız kapasite ve imkânları örselemesinden endişe edilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşları ile tüm Dünyada kritik bir rol üstlenmektedir.  Afetler, savaş ve işgallerin yarattığı büyük insani dramların rehabilitasyon’unda oldukça tarihi bir rol oynamaktadır.

Türkiye ve milletimiz için tehdit oluşturan terör örgütlerinin Terörle mücadele anlaşmalarına da imza atan ülkelerden destek alması terörle mücadelenin samimiyetine gölge düşürmektedir. Türkiye’nin aleni suçları nedeniyle terör örgütü olarak tanımladığı terör örgütlerinin ve teröristlerin batılı ülkeler tarafından korumaya alınması kabul edilebilir değildir. Terörün ne ve teröristin kim olduğu konusunda ortak bir zeminde buluşamayan ülkeler birlikte nasıl mücadele edebilecektir.

Türkiye’nin terör örgütü olarak tanımladığı ve aktif mücadele verdiği PKK, YPG, PYD gibi yapılanmalar küresel kuruluşlar tarafından muhatap kabul edilmekte ve bazı Avrupalı ülkeler ve özellikle ABD tarafından finanse edilmektedir. Özellikle yakın sınırımızda milletimiz, devletimiz ve insanlık için tehdit oluşturan YPG/PYD terör yapılanması her fırsatta ABD tarafından korunmaktadır. Türkiye’nin terörle verdiği mücadelesi ortada, yaptığı terör tanımlaması nettir. Terörle mücadele konusunda İŞİD /DAEŞ vb. yapılarla da mücadele etmektedir.

Türkiye’nin Tarihsel Rolü ve Artan Kamu Diplomasi Faaliyetleri ve Türk Sivil Toplum Kuruluşlarının Büyük Başarısı

Türkiye Cumhuriyeti ilgili tüm kurum ve kuruluşları ile tarihi müktesebatına uygun küresel roller üstlenmektedir. Kamu diplomasi faaliyetleri çerçevesinde dünyadaki tüm mazlum halklara din ve ırk gözetmeksizin yardım sunmaktadır. Kamu diplomasisi faaliyetleri, kalkınma yardımları ve insani yardımlar düzleminde dünyada açık ara öndedir.

Bu faaliyetlerin gerçekleşmesi sürecinde devlet kurumları yanında Türk Sivil Toplum Kuruluşlarının çok önemli çalışmaları bulunmaktadır. Türkiye’nin kalkınma yardımları ve insani yardımlar konusunda dünya birincisi olmasında Türk STK’larının belirgin düzeyde katkısı bulunmaktadır.

Dünya’da artan düzeyde gerilim, savaş, çatışma, iç savaş ve afetler çerçevesinde büyük bir yardım hareketliliğinden bahsedilebilir. Türk devleti ve milleti de dünya da artan düzeyde bu insani yardım ihtiyacına duyarsız kalmamıştır. Kamu kaynakları dışında, sivil toplumsal kaynaklarda sivil yollarla insani yardım olarak tüm dünya’ya yayılmaktadır. Bu durum; dünyada artan ihtiyaçlar yanında milletimizin dini ve örfi eğilimleri ile de açıklanabilecektir. Dini ve örfi olarak ihtiyaç sahibi olan bir insana ve topluma yönelmek bir vecibedir. Türkiye’nin kamu diplomasi konusundaki uluslararası atağı, sivil toplum kuruluşlarının da uluslararasılaşmasına motor olmuştur. Türk diplomasisi destekleyici mekanizmalarla toplumumuzun küresel düzeydeki yardım arzusuna kayıtsız kalmamış ve dünyanın pek çok ihtiyaç sahibi ülkesi ile karşılıklı ikili anlaşmalar imza altına alınmıştır. Yani Türk Sivil Toplum Kuruluşları ülkelerinin dış misyonları ile istişari süreçler yönetme gayreti içindedir.

Türkiye’de sınır ötesi yardımlar konusunda bir ihtisaslaşma vardır. Uluslararası insani yardım konusunda uzmanlaşmış STK alt yapısı ile Türkiye açık ara öndedir. Yetişmiş insan kaynağı yanında kalkınma yardımı, insani yardım, acil yardım konusunda kendi içinde uzmanlaşmaya gidilmiştir.

Devlet STK işbirliği çerçevesinde ulusal ve uluslararası konularda yapısal ve operasyonel işbirliği yapılmaktadır. Bazı bölgelerde artan ihtiyaçlar bizzat devlet tarafından kampanyalarla desteklenmektedir. Özellikle afetler sonrasında ülke içinde ki büyük kampanyalar marifetiyle devlet aklı ve koordinasyonu içinde çalışmalar yapılmaktadır.

Türk STK’ları ulusal mevzuat düzeyinde birden çok devlet kurumunun denetimlerine muhataptır. Ülkemiz terörün finansmanı konusunda özellikle para hareketini dikkatle takip etmektedir. Yapılan harcama ve giderlerin kayıt altında olması, partnerler ve çalışma usulleri konusunda oldukça iyi işleyen bir mekanizma bulunmaktadır.

Yıllardır terörden çok çekmiş, terör ve terör unsurları ile niza ve savaş içinde olan milletimiz yapısal olarak terörle mesafelidir. PKK, YPG, PYD, THKPÇ, FETÖ, DAEŞ, İŞİD vb. yapılarla kavgalı olan Türk milleti bu yapıların bazı ülkelerce destekleniyor olması dolayısıyla çok öfkelidir. Terörle mücadele konusunda ülkemizde tam bir bütünlük bulunmaktadır. Ülkemizde İnsanlığın menfaati için küresel düzeyde çalışmalar yapan çok sayıda insani yardım kuruluşu bulunmaktadır. Bu kuruluşlar ülkemizin güçlü kamu diplomasi mesaisinin taşıyıcı unsurları olarak çok önemli vazifeler üstlenmektedir. Özellikle kurumsal işbirliği temelinde Sivil Toplum ve ilgili kamu diplomasisi kuruluşları arasında organize bir işbirliğinin bulunduğunu da söylemek mümkündür. Yapısal olarak uluslararası insani yardım sivil karakteri nedeniyle STK’lar eliyle yapılmalıdır. Türk Sivil Toplum kültürü de bu küresel rolü başarı ile oynayabilecek donanımdadır. Türk Sivil Toplumunun arazide sahip olduğu imkân ve gücü sınırlandırmaya yönelik hamleler konusunda duyarlı olunmalıdır. Bu konuda bu yapıdan tüm aktörlerince birlikte yönetilmesi gereken hassas bir süreçtir.

Tüm bu kanun yapım sürecinde milli varlığımız olan STK’larımızı tutarsız BMGK himayesine taşıyacak ve sivil olmaktan kaynaklanan operasyonel alanı örseleyecek bir adım atmamamız gerekmektedir. Zira sivil toplum kuruluşlarımız diplomasi ve devlet gücümüzün yurt dışında tamamlayıcı ve en güçlü yardımcılarıdır.