İsmail Mansur Özdemir


Anadolu’nun Kalbindeki Gülistan “Nakşibendi Halidi Bir Kale; Seyyid Şeyh Taha En-Nehri ve Nehri Tekkesi”

03 Şubat 2021 17:43

Karabağ savaşı devam ederken kaleme aldığım makaleler için yoğun bir Kafkasya okumasına yoğunlaştım. Kafkasya’nın tarihi açısından enteresan antropolojik, sosyolojik ve tarihi vesikalara ulaştım. Kafkasya’nın en karizmatik liderlerinden Şeyh Mansur ‘Uçermak’ ve Şeyh Şamil’in hayatını incelerken kaynaklarda Ruslara karşı başlattıkları cihadın geniş bir alanda etki yarattığını gördüm. Yani Kafkasya’daki mücadele Kafkasya dışında da bir etki yaratmıştı. Anadolu’da, İstanbul’da, hatta Afrika’da yarattığı etki yanında özellikle Bilad-ı Ekrad bölgesinde yani Kürt bölgelerinde yarattığı etki çok dikkat çekici geldi. Anadolu’ya ve Arap illerine gönderdiği cihada davet mektuplarının bu ilgiyi oluşturduğu aşikâr. Osmanlı’nın içine girdiği çöküş sürecinde dört bir tarafta artan küffar tehdidi karşısında yapılan cihat davetlerine İslam ümmetinin kayıtsız kalmaması çok önemli bir nokta. Bu davetlerin Şeyh Mansur ile Şeyh Şamil dönemlerinde artması daha da dikkat çekici. Zira katılımlarda ve davetlerde kurumsal bir boyut dikkat çekiyor. Malum Şeyh Mansur bir Nakşibendi şeyhi ve bölgedeki irşat faaliyetlerinde tasavvuf oldukça etkili bir misyona sahip. Balkanlardan başlayarak, Anadolu ve Kafkasya üzerinden Laçin ve Azerbaycan hattından Türkistan’a kadar olan bir medeniyet hattında tasavvuf bir irşat ve terbiye modeli olduğu kadar başka önemli fonksiyonlarda üstleniyor. Özellikle Özbekler Tekkesinin muharebelerde ve muhaberattaki fonksiyonu dikkate şayan. Bu konunun hala çalışılmamış olması ise şaşırtıcı. Özbekler tekkesi ve hassas işlevi konusunu bir başka vakte bırakarak bugün bu yazının ana bahsi olan Kafkasya ve Bilad-ı Ekrad arasındaki hassas ilişkiyi değerlendirmeye devam edelim. Zira Osmanlı ulemasında bile bu kadar etkin olan Kafkasya’nın cihat çağrısına Antep ulemasından Seyyid Halil Efendi talebeleri ile katılmış ise, organize ve dinamik Kürt medrese ve tekkelerinin katılmaması mümkün değildir diye düşünürken geçen haftalarda kamuoyu enteresan bir olayla çalkalandı.

Bir içki firması Hakkâri Şemdinli’nin Nehri köyünde bulunan Seyyid/Şeyh Taha En Nehri’nin dergâh ve medresesinin fotoğrafını bira kutularının üstüne bastı. Bir zamandır Türkiye’de dinin değerlerine yönelik tahrik ve tezyif amaçlı operasyonlar yapılıyor. Bu davranış bu türden amaçlı faaliyetler grubundan ayrı tutulmasa da neden böyle bir yerin seçildiği ve Türkiye kamuoyunun çokta bilmediği bu mekânın özellikle niçin seçildiğini araştırmaya başladım. Dini nitelikli bir mekân olması belli çevreler için tezyif ve tahkir için yeterli bir sebep olmakla birlikte mutlaka bir arka planı olmalı diye düşünsem de, Sivil Toplum Kuruluşları ile ilgili kanun çalışmalarını takip etme zaruretim; araştırma, okuma ve görüşmeler neticesinde kafamdaki sorulara cevaplar aramayı tehir etmeme sebep oldu.

Kafamda şöyle sorular var.

  • Bir içki firması durup dururken ülkenin hassas bir döneminde neden dini bir mabet ve mekânı bira kutularının üstüne basmıştır?
  • Neden Nehri dergâhını seçilmiştir?
  • Kürt halkının da topyekûn (Siyonistler, PKK ve bölücüler hariç) hassas olduğu kültürel ve dini bir alana niçin hücum edilmiştir ve arka planında ne tür gayeler mevcuttur?
  • Bu mabet ve irşat mekânının tarihte üstlendiği hassas rolleri bilerek mi hareket etti?
  • Bu mabet ve dergâh, zaman içinde neden gözden çıkarıldı ve bugün neden bu kadar az reaksiyon gösterildi?

Bu bağlamda sorular artırılabilir. Fakat ben araştırmalarımda çok kıymetli kaynaklara ulaştım. Tarihsel bağlamında bu kıymetli dergahın çok önemli bir misyon üstlendiğini görme fırsatı buldum. Özellikle Doç. Dr. Abdulcebbar Kavak’ın Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan çıkan Seyyit Taha Hakkari isimli eseri ve aynı zamanda kaleme aldığı Bingöl İlahiyat dergisinde çıkan  “Anadolu’daki İrşat Merkezlerinden Nehri Tekkesinin Osmanlı Rus Savaşlarında’ki Olumlu Katkıları” başlıklı makalesi tarihsel anlamda sorularımın bir kısmına cevap bulmama imkan verdi. Ayrıca meslektaşım ve ağabeyim Müfid Yüksel’in uzun zamandır bu konuda ortaya koyduğu gayret ve çalışmalarda bana yol gösterici oldu. Başkaca kaynaklardan da te’kid ederek beslendiğim bu konuyla ilgili olarak zihnimde oluşan sorulara cevap arayacak ve bugüne yönelik olarak bu tarihi müessesenin dini ve içtimai bir fonksiyon kazanmasına yönelik bir model önereceğim.

Seyyit Taha Hakkari, Nehri Tekkesi ve Tarihi Rolü

Anadolu’nun İslamlaşma sürecinde tasavvufun ve tekkelerin çok önemli bir misyon üstlendiği bir gerçektir. Alp ve eren misyonunu birlikte sürdüren akıncılar fethettikleri bölgenin dini, fikri, ahlaki ve içtimai inşasını da gerçekleştirirlerdi. Türkistan ve Hindistan’dan, Balkanlara ve Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir alanda etkili bir fonksiyonel sufi aksın olduğu bilinmektedir. Bu tekke ve dergâhlar arasında hassas bir ilmi, dini, siyasi muhaberat bulunmaktadır. Bunun yanında özellikle cihat dönemlerinde önemli roller üstlenen dergâhlar cihada katılım yanında kendi aralarında da önemli bir dayanışma içinde bulunmuşlardır.

Anadolu’daki önemli dergâhlardan birisi de Nehri tekkesidir. Nehrî’nin ilmî ve tasavvufî faaliyetlerle tanınması, Seyyid Abdullah Şemdînî’nin (ö. 1235/1819) bazı aile fertleriyle Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde bulunan bu köye yerleşmesi ve kurduğu tekke ile gerçekleşmiştir. (Yurtgezen;2013, s.153) Nehrî Tekkesinin faaliyetleri Anadolu, İran ve Irak’ta etkili olmuştur. Nehri dergâhının İstanbul’da Nakşibendî-Hâlidîliğin en etkili merkezlerini Gümüşhânevî Dergâhı ile de yakın bir yapısal bağa sahip olması da çok önemlidir. Bu dergah bugün var olan tüm Halidi Nakşi kolların adeta bir menbağı hükmünde. Kuzey Irak’tan Suriye hattına kadar olan geniş bölgenin adeta merkezi olan bu dergah hak ettiğinden daha az biliniyor. Eğer tarihi, sosyolojik ve siyasi mahiyeti derinden bilinmiş olsaydı, ana işlevi ile diplomasi ve kamu diplomasisi alanında çok derinlikli işler çıkartmak mümkün olabilirdi.

Bu dergâhın en öne çıkan özelliklerinde birisi Ribat hattında bulunmasıdır. Geniş bir alanda yaptığı irşat faaliyetleri ile birçok topluluk üzerinde etki yaratmış ve Sünni İslami anlayışın bir müdafaa mektebi olmuştur. Anadolu ve İran sınırında stratejik bir noktada kurulması Nehrî Dergâhının önemini daha da arttırmıştır. Fakat bu tekkeyi asıl önemli kılan husus, postnişinlerinin Hâlidî tasavvuf geleneğini devam ettiren güçlü bir aileye mensup olmalarıdır. Hâlidîlik’te Şiî düşünceye ve yabancı hegemonyasına sıcak bakılmaması ve mensuplarının Ehl-i sünnet düşüncesine sıkı sıkıya bağlılığı (Kavak; 2015,s. 103) Nehrî ailesini Osmanlı devletine yaklaştırmıştır. Özellikle Osmanlı ve İran sınır hattında kritik bir rol oynayarak her türlü endoktrinasyona karşı kritik bir rol oynamış ve Osmanlı nezdinde büyük bir değer görmüştür.           

Ayrıca Necip Fazıl Kısakürek, Abdulhakim Arvasi'ye olan ilgisi ve sevgisinden kaynaklı olarak Seyyid Fehim Hazretlerine ve Seyyid Taha Hazretleri'ne de ilgi duymakta ve sevgi beslemektedir. Başbuğ Velilerden 33 (Altın Silsile) kitabında bu iki zata yer vermiş ve onlarla ilgili hürmetkâr ifadeler kullanmıştır. Bu sevgi ve ilginin neticesinin bir başka göstergesi olarak 1975 ve 1976 yıllarında ardı ardına Arvas ve Nehri 'ye ziyaretlerde bulunmuştur. ( Yılmaz; 2019)

Necip Fazıl'ın bu ziyaretleri neticesinde dile getirdiği aşağıdaki mısralar onun bu ziyaretlere vermiş olduğu önemi ve bu ziyaretlerden ne derece etkilendiğini göstermesi açısından önemli bir özellik taşımaktadır.

"Şemdinli dağlarının, içtim nur çeşmesinden

Kurtuldum, akreplerin ruhumu deşmesinden” (Kısakürek, 2009, s. 191)

Aslında Nehri dergâhının en kritik rolü Rus ve Osmanlı savaşında ortaya çıkmıştır. Kafkasya’da aktif cihadı başlatan Uçermak Şeyh Mansur döneminden başlayarak Şeyh Şamil döneminde de cihada aktif destek vermişlerdir. Bugün İran ve Irak sınırlarında bulunan Kürt topluluklarının Osmanlı Rus harbinde Osmanlı yanında saf tutması bu dergâh mensuplarının üstün gayretinin bir sonucudur. Anadolu’da yaşayan Müslümanların ortak kaderinin bir tecellisi olarak zorluk dönemlerindeki bütünleşmeler ümmet ruhunun tecelli etmesi açısından çok anlamlıdır. Türk, Kürt, Avar, Çeçen, Kumuk, Zaza ve diğer tüm Müslüman toplulukların ortak bir mücadelede vahdet içinde bulunmaları dikkatle anlaşılması gereken ve bugün içinde yol gösterici bir durumdur. Özellikle Nehri dergâhının İran sınırında üstlendiği rol yanında Rus harbinde Kafkasya’ya destek amaçlı olarak mensuplarını cihada göndermesi, Kafkas İslam ordusuna verdiği destek bu dergâhı ve mensuplarını tarihimizde müstesna bir yere oturtmaktadır.

Bu kadar tarihi, dini ve milli roller üstlenen bir dergâhın milletimiz tarafından daha büyük bir değer ile algılanması, bilinmesi ve korunması gerekir. İlgili içki firması ve onun arkasındaki iradenin Nehri Dergâhının tarihi misyonundan bizden daha fazla haberdar olduğu ve bu tarihi rolü kirletmeye ya da örselemeye yönelik bir adım attığını düşünüyorum. Bir dergâhın dini ve bölgesel değerini önemsizleştirerek ve hatta örseleyerek incitmeyi istemenin arkasında organize bir kötülük hissi vardır. Ülkemizde ve dünya’da sistematik bir İslam ve Müslüman düşmanlığı yapılmaktadır. Her fırsatta Müslümanların değerlerine saldırılar düzenlenmekte ve organize bir süreç yürütülmektedir. Bu süreç tüm dünyada yürütülen küresel kampanyanın parçalarından biridir. Bölgede yaşayan kardeşlerimiz bile durumun vahametini yeterince anlamamış olmalıdırlar, zira bu tolere edilmesi mümkün olmayan kriminal bir kabahattir.      

Bölgede yürütülen her türlü şer oyun ve desisenin arkasında Siyonizm’in olduğu bir gerçektir. Nehri Dergâhına yapılan bu ahlaksız saldırının arkasında da Siyonizm olabilir mi? Evet bu işin arkasında tahmin edileceği gibi Siyonizm vardır. Zira Carlsberg firması Tuborg’daki 95.6 hissesini İsrailli Central Bottling Company isimli Siyonist şirkete satmıştır. Yani ülkemizin temel bir değeri olan Nehri Dergâhının resmini bira kutusuna basan bir Siyonist şirkettir. Bölgede Sykes-Picot’tan itibaren terör estiren Siyonizm önündeki en büyük engellerden biri olan Nehri Dergâhını yılla sonra bu şekilde kendince cezalandırmıştır. İsrailli bir firmanın dini nosyona sahip bir müesseseyi bira kutusuna basması rastgele yapılmış bir hata değildir. Bu organize bir sürecin parçasıdır. Kürt halkının haklarını koruduğu iddiası içinde olduğunu iddia eden terör unsurlarının bu konuda büyük müttefiklerine ses çıkarmaması hem alçakça ittifakın hem de seküler operasyonlardaki birlikteliğin bir ispatıdır.  

Bazen yaşananlar ters etkiler yaratır, şerden hayırlar çıkar. İşte bu olay bize Nehri Dergâhı başta olmak üzere İslam’ın müdafaa kalesi olan bu türden mekânları anlama ve yeniden fonksiyonel hale getirme ihtiyacını hissettirecektir.

Nehri Dergâhına, geleneksel ilmi rolünün yanında toplumsal irşat rolünün yeniden kazandırılarak Doğu ve Güneydoğu bölgemizdeki her türlü terör ve bölge insanını örselemeye yönelik seküler ya da mezhepsel endoktrinasyondan koruma rolünün yeniden kavuşturulması gereklidir. Ayrıca sınır ötesine yaratacağı diplomatik ve siyasi anlam da göz ardı edilmemelidir. İlmi, dini ve sosyal fonksiyonlara kavuşturularak bugün ve dün arasındaki bağ en güçlü şekilde yeniden kurulmalıdır. Bölgedeki Siyonist terör ve onun uzantısı yapılarla mücadele ancak İslami müesseslerin eski fonksiyonlarına kavuşturulması ile mümkün olabilecektir.

*Bu yazı Anadolu Gençlik Derneğinin Şubat 2021 tarihli sayısında yayımlanmıştır.