Taha Kılınç


Beş Kurşun

06 Şubat 2021 16:26

Lübnanlı tanınmış yazar, yayıncı ve aktivist Lokman Selîm (59), ülkenin güneyindeki Nihâ kasabasında yaşayan yakınlarını ziyaretten dönerken, suikasta kurban gitti. Perşembe sabahı kız kardeşi Raşâ Emîr’in sosyal medya üzerinden yaptığı “Dünden beri ağabeyimden haber alamıyoruz” duyurusunun hemen ardından, Selîm’in cansız bedeni, Hristiyan ağırlıklı Adûsiye ile Şiî ağırlıklı Tefahtâ mıntıkaları arasında otomobilinin içinde bulundu. Lübnan yetkili makamları, Selîm’in başına dört, sırtına da bir kurşun sıkılmak suretiyle katledildiğini duyurdu. Lübnan İçişleri Bakanı Muhammed Fehmî “korkunç bir suç” olarak tanımladığı hadisenin bütün yönleriyle soruşturulacağı sözünü verirken, Cumhurbaşkanı Mişel Avn da aynı minvalde açıklama yaptı.

Lübnan gibi bu türden olaylara ziyadesiyle alışık bir ülkede Lokman Selîm suikastını sıra dışı kılan şey, öldürülen kişinin Hizbullah karşıtı seküler bir Şiî olması. İran-Hizbullah-Suriye troykasının Lübnan üzerindeki yoğun baskısına direndikleri için öldürülen eski Başbakan Refîk Harîrî (2005), akademisyen Semîr Kasîr (2005) ve ekonomist Muhammed Şetah (2013) gibi figürlerin aksine, Selîm yüksek sesle eleştirdiği Hizbullah’la aynı mezhepsel tabanı paylaşıyordu. Selîm, aldığı çok sayıda ölüm tehdidine rağmen, Beyrut’ta “Hizbullah’ın kalesi” kabul edilen Hârrat Hreyk semtindeki evinde yaşamaya devam ediyordu. 2019’da yaptığı bir açıklamada, Selîm kendisinin başına gelebilecek herhangi bir olayla ilgili iki kişiyi sorumlu ilân etmişti: Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ve Meclis Başkanı Nebîh Berrî. Lübnan’da carî siyasî sisteme göre meclis başkanları Şiî olmak zorunda; Berrî de bu kontenjanı uzun yıllardır elinde tutan bir isim. Lokman Selîm, aynı açıklamasında, kendisinin ve ailesinin korunması işini de Lübnan ordusuna havale ettiğini söylüyordu. Nihayetinde tahmin ettiği o şey başına geldi ve ordu kendisini koru(ya)madı.

1962’de Hârrat Hreyk’te dünyaya gelen Lokman Selîm, 1982’de Paris’e giderek Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe tahsil etmiş, 1988’de de Beyrut’a dönerek yayıncılığa başlamıştı. İran eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemî’nin “reformist” tondaki bazı kitaplarını yayınlayarak Şiî kesimler içinde ciddi tartışmalara neden olan Selîm, 2000’li yılların başından itibaren film sektörüne de girmiş, özellikle Lübnan İç Savaşı’na (1975-1990) dair hazırladığı cesur belgesellerle ülkedeki mezhep savaşlarına sansürsüz bir bakış getirmişti. Lübnan’ın birliğini savunan ve mezhep temelli ayrışmalara karşı çıkan Selîm, yıllar içinde giderek “İran’ın uydusu”na dönüşen Hizbullah’ın bu pozisyonunun ülke içi barışın önündeki en büyük engellerden biri olduğunu vurguluyordu. Selîm en son, geçtiğimiz 4 Ağustos günü Beyrut Limanı’nda meydana gelen ve en az 200 kişinin ölümüne yol açan patlamayla ilgili de Hizbullah’ı işaret etmişti. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın oğlu Cevâd, Selîm’in öldürülmesinin hemen ardından Twitter hesabından yaptığı paylaşımda dikkat çekici bir cümle kullandı: “Bazı kayıplar, hesapsız bir kazanç ve lütuftur.” Gelen tepkiler üzerine tweetini silen Cevâd, başka bir konuyla ilgili yazdığını söyledi. Ama cümle ve zamanlaması kayıtlara geçti elbette.

Arap dünyasının her yönden en kaotik ülkesi olan Lübnan’da, ülkenin birliğini savunan ve mezhep çatışmalarına cephe alan isimler, 1970’lerin başından bu yana sistematik biçimde ortadan kaldırılıyor. Şiî, Sünnî, Hristiyan, dindar, seküler, milliyetçi, ümmetçi vs. hiç ayırt etmeyen bu çark, 1980’lerden sonra bilhassa İran ve Suriye’nin Lübnan’daki tahakkümünü sorgulayanları gözüne kestirip öğütüyor. Duayen Sünnî gazeteci Selîm el-Levzî (4 Mart 1980), Lübnan Müftüsü Hasan Hâlid (16 Mayıs 1989), İran aleyhtarı Şiî gazeteci Mustafa Cehâ (15 Ocak 1992) suikastları, ilk akla gelenler.

İran’ın Şiîleri, Suudi Arabistan’ın Sünnîleri, Fransa’nın da Hristiyanları ‘himaye’ ve kontrol yarışına girdiği Lübnan’da, sahadaki projeleri kendi hedefleri açısından en “başarılı” ilerleyen ülke İran. Âyetullah Humeynî ve siyasî düşüncesine muhalefetiyle tanınan Lübnanlı Şiî din adamı Mûsâ Sadr’ın 1978’de gittiği Libya’da esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolması ve yine Humeynî’ye mesafesiyle bilinen karizmatik Şiî lider Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın (1935-2010) çoktan terk-i dünya etmiş bulunması, İran’ın ve onun ileri karakolu Hizbullah’ın Lübnan’da serbestçe at koşturmasına yardımcı oluyor.

Bu köşede Lübnan’la ilgili yazdığım birçok yazıyı aynı cümlelerle bitirmek benim de hoşuma gitmiyor, ama hakikat değişmiyor:

Bir ülkenin çöküşüne şahitlik ediyoruz.

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.