İsmail Mansur Özdemir


Rüya ile Gerçeklik Arasında Maveraünnehir’den Gelen Haber

20 Mart 2021 12:49

Rüya ile gerçek arasında bir araftayım. İmam-ı Buhari’nin Sahihi Buhari’yi okuttuğu Camii Kalon’dan şöyle tüm dünyaya nazar kıvamındayım. Yazının ilk cümlelerini burada kurmaya başlamanın kendisi tek başına bir ihsan. Maveraünnehir’i yazmayı uzun zamandır çok arzu ediyorum; bir sebep, bir zuhurat, bir haber bekleyip duruyorum. Yıllar önce henüz yirmi yaşında iken gittiğim Semerkant anılarını mı yazsam, bölgede ki hassas politik iklimimi, kültürel diplomasi aklımıza hizmet edecek bir teknik yazı mı kaleme alsam diye uzun zamandır düşünüp dururken bugün işte Buhara’dayım ve elimde bilgisayarım ve yazıyorum. Maveraünnehir’in kalbinde Buhara’da Buhara’yı yazıyorum. Evet bu yazının besmelesini Buhara’da Mir Arap medresesinin karşısında Minare-i Kalon’un dibinden geçerek girdiğim İmam-ı Buhari’nin ilim meclisine ev sahipliği yapan Camii Kalon’da yazıyorum. Uzun bir seri olarak yazacağım Maveraünnehir’in hikâyesi ile bugün arasında bir ilişki kurmaya ve hatta buradan geleceğe yürümeye çalışacak bir yazı kaleme almalıyım. Bilgilerimizdeki noksanlıklardan bizi kurtaracak, ufkumuzu besleyecek, aidiyetlerimizi yeniden hatırlatacak, yaptığımız yanışları yeniden yapmamamızı temin edecek bir Maveaünnehir hikâyesi yazmak zorundayım. Çokta kolay olmayacağını bilsem de adeta çağlar öncesinden, uzak diyarlardan haber getiren bir ulak gibi Büyük Asya’dan Küçük Asya’ya haber getirmenin bilinci ile yazmak zorundayım. Sanki ilkmiş gibi, sanki o diyarlardan ilk defa bir haber geliyormuş gibi, sanki uzun zamandır beklenen bir mektup gibi, zarfın içinden mazruf çıkarken daha şöyle Buhara kokusu sinmiş haberler ulaştırmak istiyorum. Büyük hasret, benim bu mütevazı gayretimle bitsin diye, Asya yine buluşsun, Ümmeti İslam yine ve en güçlü hali ile bir araya gelsin arzu ve duasıyla yazıyorum. Evet, Buhara’da başlayacağım bu cümleler Anadolu’da devam edecek. Zaten bizim hikâyemizde tam böyle değil mi? Maveraünnehir’de başlattığımız hikâyemiz bugün Konya’da, İstanbul’da, Saraybosna’da, Şam, Kahire, Lâçin, Şuşa, Bakü, Halep, Bağdat, Üsküp’te devam etmiyor mu? O halde gücüm yettiğince dünün, bugünün ve geleceğin hikâyesini yazmaya çalışmalıyım.

Türkistan Bizim İstiklal Hikâyemizin Mütemmim Bir Cüzüdür

Türkistan bizim istiklal hikâyemizin de bir parçasıdır. Asya’dan başlattığımız maddi ve manevi göçümüz ile her dokunduğumuz coğrafyada yeni ve fetih ve oluşumlar gerçekleştirdik. İnsanlığın, numune olarak gösterdiği devlet deneyimlerimiz kendi hikâyemiz kadar evrensel insan uygarlığının da bir hikâyesi. Siyaset tarihi yanında ilmin tarihi de milletimiz olmadan eksik kalır. Her yeni coğrafya ile diğerini eskitemeyiz, her dokunduğumuz coğrafya bizim hikâyemizin yaşandığı her toprak, dokunduğumuz her millet, kültür ve topluluk bizim bir parçamızdır. Bu eşsiz tarih yürüyüşü sadece milletimize has bir özelliği de beraberinde getirmektedir. Dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun bir mazlumun derdi ile hemhal oma hali bu eşsiz hikâyenin bize bahşettiği hasbi ve sosyal bir servet ve sermayedir. Bugün Kafkasya ne kadar farklı devletlerin toprağı olsa da, Filistin nasıl başka bir devlet olsa da Buhara, Semerkant, Kaşgar ve Urumçi dertlendiğinde acı çekmek bizim millet vasfımızdır. Oralarda kurulmuş kardeş topluluk ve devletler iyi ise bizde iyiyiz, onlar rahatsa biz rahatız. Bu durum standart diplomasi ve ülkeler arası ilişkinin oldukça dışında olan, yaşanmışlığın ve büyük medeniyet olmanın doğal bir sonucudur. Bu sebeple bizim İstiklal algımız medeniyet coğrafyamızın istiklali ile bir bütündür. İstiklal algımız, Misakı Milli sınırlarını aşar ve Pamir’den, Hindikuşa ve Tanrı Dağlarına kadar dayanır. Bu telakki bizi terbiye eden bir yüksek ve sorumluluk duygusu ile ahlaklanmayı zorunlu kılar. İşte İstiklal yılımız da Türkistan’ın kalbine yaptığımız ziyaret bu derin anlamları da içermektedir.

Bir Zuhuratla Maveraünnehir’in Kalbine Doğru

Aralık ayının son günlerinde bir içki firması, içki kutusunun üzerine Taha En-Nehriye ait olan Nehri Dergâhının resmini basarak büyük bir adapsızlık yaptı. Küresel ölçekli bir ticari kuruluş halkın değerlerini ve dini hassasiyetlerini aşağılama anlamı taşıyan bu çılgın ölçüsüzlüğü nasıl ve neden yapmıştı? Bu türden bir davranış sadece dikkatsizlikle açıklanamaz. Bu davranışın arka planında mutlaka bir amaç olmalıydı. Bu konunun üzerine gittikçe enteresan malumatlara ulaştım. Her şeyden önce Halidi Nakşibendi geleneğinin Anadolu yurdundaki en önemli dergahlardan birinin Nehri Dergahı olduğunu ve Osmanlı hilafet merkezi ile bil istişare hassas görevler üstlendiğini, dergah mensuplarının Rus- Osmanlı savaşı, İngiliz- Osmanlı savaşı ve Siyonist saldırılarında Osmanlı Devlet ile birlikte hareket eden hassas misyon sahibi bir müessese olduğunu yazdım. Her bölgede Tuborg olarak teşkilatlanan Carlsberg firmasının, Tuborg’daki 95.6 hissesini İsrailli Central Bottling Company isimli Siyonist şirkete sattığını tespit ettim. Yani ülkemizin temel bir değeri olan Nehri Dergâhının resmini bira kutusuna basan bir Siyonist şirketti. Bölgede Sykes-Picot’tan itibaren terör estiren Siyonizm önündeki en büyük engellerden biri olan Nehri Dergâhını yıllar sonra bu şekilde kendince cezalandırmıştı. İsrailli bir firmanın dini nosyona sahip bir müesseseyi bira kutusuna basması rastgele yapılmış bir hata değildir. Bu organize bir sürecin parçasıdır. İşte tamda bu konuyu bütün mevzilerde yazdığım günün akşamında bir telefon aldım, Buhara’ya gidiyorsun dediler. Ben inanıyorum ki, Halidi Nakşi bir dergâh olan Nehri Dergâhının izzetini korumaya yönelik bu gayretim neticesinde bir zuhurat olmuş ve nimetlendirilmiştim. Bunun için Allaha Hamd ederim.

Şubat ayının 10’unda Özbekistan Hükümetinin bir programı vesilesi ile davet aldık. İçeriği Kurtuba Tur, Özbekistan Hava Yolları ve Asia Lux firmaları tarafından yapılandırılmak üzere Özbekistan’ın tarihi lokasyonları başta olmak üzere ziyaret ve kurumsal temas ve toplantılardan müteşekkil bir program. Özbekistan Hükümeti’nin tanıtım ve etkileşim amaçlı olarak planladığı programa; aydınlar, fikir adamları, Kamu ve Kültür Diplomasisi alanında çalışmalar yapan entelektüeller, insani diplomasi çalışması yapan STK’lar, gazeteci, blooger ve youtuber’lar davet edildi. Bizde Başkanlık Müşaviri olarak hizmet verdiğimiz Cansuyu Derneği, icrasında görev yaptığımız Sebilürreşad Dergisi ve Derneği, , Başkanlığını yaptığımız USSAP ve yazar olarak katkı verdiğimiz Muslimport ve Milim Analiz adına katılım sağladık.

Uzun zamandır kendisini dünyaya kapatan Özbekistan’ın bu hamlesini gerçekten değerli buluyorum. Yazının ilerleyen kısımlarında ayrıntılı olarak paylaşacağım çok önemli çalışmalar ve üstün bir gayreti gördüğüm Özbek Hükümeti’nin bu tavrını gerçekten başarılı ve profesyonel buldum. Özbek hükümeti kendisini siyasi ve politik nedenlerle yirmi yılı aşkın zamandır kapatmış durumda idi. Kısaca Özbekistan ile yakın zamanda yaşanılan hassas süreçten biraz bahsetmek istiyorum.

Özbekistan’ın Kayıp Yılları

Özbekistan Hükümeti İstiklalini kazanmasının ardından ülkemiz ve dünya ile bir etkileşim içine girmiştir. Türkiye, 16 Aralık 1991 tarihinde Özbekistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke olmuş, 4 Mart 1992 tarihinde ise iki ülke arasında diplomatik ilişkiler tesis edilmiştir. İlişkilerin hukuki temelini oluşturmak amacıyla bu ülke ile 100’ün üzerinde ikili anlaşma ve protokol imzalanmış, karşılıklı çok sayıda üst düzey ziyaret gerçekleştirilmiştir. Ekonomik alanda başlayan çok boyutlu etkileşim hızla farklı alanlara yayılmışsa da kısa bir zaman sonra bu süreç durağan bir iklimin içine girmiştir. Kısa bir zaman sonra Cumhurbaşkanı İslam Kerimov tarafından alınan bir kararla Türkiye başta olmak üzere bazı ülkelerle olan ilişkiler kontrollü bir şekilde sınırlandırılmıştır. Henüz İkili Kültür Anlaşmaları karşılıklı tekâmül etmiş olan Türkiye ve Özbekistan arasındaki ilişkiler böylece sınırlandırılmış oldu. Özbekistan’da yaşanan siyasal ve toplumsal olayların ardından Özbek muhalefet liderlerinin ülkemize gelmesi ve İslam Kerimov’un kendisine yapıldığını öne sürdüğü suikasttan Türkiye’yi sorumlu tutması, muhalif isimlerin Türkiye’de barındırılması gibi yaklaşımlar sebebi ile Asya’daki en kritik iki dost ülkenin ilişkileri siyasi nedenlerle sınırlandırılmış oldu. Türkiye’nin Kamu kurumları başta olmak üzere, sivil girişimleri de bu süreçten doğrudan etkilenmiş oldular. 90’lı yılların hemen başında ortaya çıkan siyasi iklim ve bunun yarattığı diplomatik travmadan en çok Türkiye ve Özbekistan etkilenmiş oldu. Aslında bu sürecin birkaç önemli avantajı olduğunu da ifade etmek lazım. Bu tahdit ile Marjinal ve diyalogcu yapılarda bölgeden kovulduğu için bölgede etkinlik kuramamış oldular. Birde kapalı siyaset Özbek toplumunun temiz ve makul bir sosyolojiye sahip olmasına sebep olmuş oldu. Tabii Özbekistan için en zor ve maliyet getiren konulardan biri Demokratikleşme sürecinin hırpalanması olarak algılanan bu kapalı dönem nedeniyle tüm dünyada olumsuz bir algının oluşması oldu.

Özbekistan’da Açılım Süreci ve Yeni Siyaset

Ülkenin yeni Cumhurbaşkanı Şevket Miramanoviç Mirziyoyev 4 Aralık 2016’da göreve gelmesi ile birlikte ülkesini hızla dış dünya’ ya açma gayreti içine girerek pek çok ülkeye ziyaret gerçekleştirmiştir. Son dönemde, Özbekistan ile ikili ilişkilerimizde büyük bir atılım yaşanmaktadır. Sayın Cumhurbaşkanımız 17-18 Kasım 2016 tarihlerinde Özbekistan’ı ziyaret etmiş, Özbekistan Cumhurbaşkanı Mirziyoyev ise 25 Ekim 2017 tarihinde ülkemize resmi ziyarette bulunmuştur. Sayın Cumhurbaşkanımız, 29 Nisan-1 Mayıs 2018 tarihlerinde Özbekistan’a devlet ziyareti gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret çerçevesinde, ülkemizle Özbekistan arasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi (YDSK) kurulması hususuna yer veren bir Ortak Açıklama da dahil olmak üzere, çeşitli alanlarda daha önce hitama erdirilenlere ek olarak 25 belge imzalanmıştır. Hızla başlayan bu süreç Özbekistan için oldukça umut verici bir süreçtir.