İsmail Mansur Özdemir


Küresel Siyonizmin Değişmeyen Stratejisi ‘Yabancı Düşmanlığı ve Kardeş Kavgası’na Karşı Bir Mücadele Modeli Olarak Konyalı Alim Haci Veyis Efendi

08 Ağustos 2021 16:34

Toplumsal Hassasiyetler ve Güncel Gelişmelere Dair

Son günlerde ülkemiz sosyal olaylar açısından oldukça hareketli. Aynı kök mesele kaynaklı olayların ortak olgusal odağı, göç, göçmenlik, göçmen ve meskûn ilişkisi yani ana nokta göç konusu. Suriyeli sığınmacıların ardından, Afgan göçmenler üzerinden oluşan toplumsal kutuplaşma ve tartışmalar devam ediyor, edecek gibi de görünüyor.

Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın yabancı düşmanı tutumu sonrasında toplumda sert bir kamplaşma ortaya çıkmış oldu. Tüm siyasi partilerin reddettikleri bu açıklamaya, belli bir toplumsal yapının destek vermesi de oldukça dikkat çekici görünüyor. Tamda bu süreci ortasında Konya’da yaşanan dramatik bir olayın ardından da ülkemiz aynı odaklı bazı konuları tartışmak zorunda kaldı. Konya’da gerçekleşen olayda bir şahsın bir aileden yedi kişiyi öldürmesi konusu ustalık içinde toplumsal çatışmaya gerekçe olacak bir noktaya çekilmeye çalışıldı. Ailenin Kürt soylu ve Doğu illerinden göç etmiş bir aile olması ve katilin Konya’nın yerlisi olması hızla istismar konusu yapılmış oldu. Bunun üzerinden bir etnik çatışma iklimi köpürtülmeye çalışıldı. Sadece PKK, terör unsurları, HDP ve Kürtçü çevreler tarafından değil, aynı zamanda CHP, medya ve mizah dergileri tarafından da istismar edilen konu Türkiye’nin hassas fay hattına işaret ediyor.

Tüm bu yaşananlar gösteriyor ki, ülkemiz çok hassas bir sosyal fay hattının üzerinde ve bu sebeple devlet, siyaset, sivil toplum ve toplumsal kurucu nitelik taşıyan tüm sosyal aktörler çok titiz davranmak zorundalar. Özellikle devlet ve politik aktörlerin tutumu çok önemli, ülkemizin hassas dengesini korumakla mükellef olan kurum, kuruluş ve yapıların süreçleri çok profesyonelce götürmesi gerekiyor. Sosyal çeşitliliği merkeze alan bir siyasal modelin ve profesyonel bir süreç yönetiminin var olması çok önemli. Çok kültürlü yapımızın gerektirdiği bir dil ve etkileşimin özenle korunması ve tüm dünyada artan öteki, yabancı düşmanlığının ülkemizde ortaya çıkmaması için güçlü bir modelin devlet eliyle yönetilmesi gerekiyor.

Yabancı Düşmanlığında Küresel Boyut, Mahalli Yansıma

Bunun yanında küresel savaşların etkisi ile ortaya çıkan -kontrol dışı- insan hareketliliği konusu da devletin profesyonelliği içinde çözülmesi gerekiyor. Salt hümanizma ya da mülteci düşmanlığı üzerinden dikotemik bir alana tıkanan göç meselesinde, her kriz bölgesinin kendi gerçekliğinde çözüm bulmak gerekiyor. Ülke içi ya da dışı göç süreci bir program ve kontrol dahilinde olmadığı müddetçe yapısal handikaplar taşır. Güvenlik handikapları ve terör sebebi ile yaşadığı bölgeyi terk etmek zorunda kalan veya işsizlik ve ekonomik sorunlar temelinde bulunduğu yaşam alanından kopmak zorunda kalan vatandaşlarımızın sorunlarına yerinde çözüm bulunmadığında ortaya çıkan göç sorunu, ikincil sorunlarla milleti ve devleti muhatap kılmaktadır. Yılardır var olan sosyal problemlerin bir çıktısı olarak büyük şehirlere zorla göçmek zorunda kalan halk yeni yaşamında çok daha ağır zorluklarla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Pandemi sürecinde yaşanan geriye göç meselesi her şeye rağmen insanların topraklarına geri dönme konusundaki eğilim ve psikanalitik yönelimlerini de en güçlü şekilde ortaya koymuştur.

Ülke içi göç ile ülke dışı göç arasında yapısal olarak büyük benzerlikler vardır. Bulundukları topraklarda yaşanan derin istikrar sorunları savaş ve krizler, küresel refah standartları arasında ortaya çıkan derin uçurumlarında etkisi ile Doğu’dan ve Güneyden Batıya doğru bir göçü tetiklemektedir. Batı toplumlarının yerinde istikrara katkı sağlamak yerine, dünyanın pek çok yerinde sebep oldukları derin krizlerin bu savaş ve ona bağlı göçlerin ana sebep olduğunu unutmamak gerekmektedir. Savaş ve göçler Batı dünyasının işgal ve küresel savaşları besleyen politikalarının bir ürünüdür. Tüm kriz süreçleri, küreselci Siyonizm’in devletleri ve çok uluslu şirketleri dahil ettikleri bir politikanın ürünüdür. Bu politik yaklaşım tanımlanmadan yapılacak her bölgesel analiz eksiktir. Küresel barışı sağlama amacıyla kurulmuş her uluslararası kuruluş ve yapı, bölgesel çatışma ve krizlerin sürdürülmesini temine yönelik politikaların tarafı ya da haksızlıklara taraf bir pozisyon tercih etmektedirler. Bugün tartıştığımız göçler ve bunun yarattığı sosyal travmalar küreselci yapıların planlarının bir parçası olarak işletilmektedir. Bugün tehdit olarak gördükleri tek nokta, kara ve sınır bağı olan bölgelerden Batı ülkelerine doğru bir göçmen akışı konusudur. Batılı devletlerin ilgili devlet ve siyaset adamlarının ara ara yaptıkları açıklama ve politik adımlar bu ucuz perspektifi açıkça ortaya koymaktadır. Bu sebeplerle ülkesinde yaşanan savaşlardan ve ölümden kaçmak amacıyla ülkemize sığınan insanlar küresel bir operasyonun mağdurlarıdır ve mazlumdurlar. Bugün ülkemizde sığınmacılara yönelen dışlayıcı tavır bu boyutuyla anlamlı değildir. Ülkenize aldığınız sığınmacıların yaşam, üretim döngüsüne dahil olması, yaşam alanlarının sınırlılığı, alacakları hizmetlerin niteliği, iş gücüne katılım süreçleri tamamen ülkenizin kurumlarının becerisi ve gayreti ile alakalı bir durumdur. Pek tabi sığınmacı ve misafirin, mukim olanın hayatını sınırlandıracak, yaşam kaynaklarını daraltacak, iş ve istihdam alanlarını örseleyecek bir sınırsızlık hali içinde olmaması, özellikle demografik dengenin, sosyal dengenin devlet eliyle kontrol edilmesinin sağlanması çok önemlidir. Bir önceki makalemizde ağır Balkan ve Kafkas, Kırım harplerine rağmen II. Abdülhamit döneminde göç ve iskan politikasının nasıl başarı içinde yönetildiğini uzun uzun anlatma fırsatı bulmuştum. Arzu edenler bir önceki yazımıza başvurabileceklerdir. (http://www.muslimport.com/yazardetay.php?yazaryazi_id=241)

Sosyal ve Toplumsal Dengenin Kodları

Mensubu olduğumuz toplum hassas bir sosyal denge üzerinde duruyor; tarihsel, sosyal, demografik ve siyasi açıdan. Etnik, demografik ve kültürel çeşitlilikteki halklar, bulunduğumuz coğrafyayı yüzyıllardır paylaşmak zorunda idiler. Çatışma ve çekişmelerin de hiç eksik olmadığı topraklarımız; Perslerden, Romalılara, Bizans’tan, Kuzey halklarına, Slav topluluklardan Arap halklarına kadar çok kadim bir tecrübenin ardından bu medeniyetlerin altında bulunan topluluklar tarafından yurt olarak benimsendi. Müslüman Türklerle birlikte kader çizgisi değişen Anadolu toprakları Selçuklular ve Osmanlı Devleti ile kurumsal ve belirleyici karakterine kavuşmuş oldu. Osmanlı Devletinin bu topraklardaki insan çeşitliliğine uygun olarak geliştirdiği yönetim modeli Millet modelidir. Her topluluğun beyanı esas olmak üzere dinsel tercihi, etnik ve kültürel karakterini belirleyici olarak kabul ederken aynı zamanda farklılıkların bir adalet sistemi içinde yaşamasına zemin sağlayan,  muazzam bir sistemi hayata geçirmiştir. Osmanlı toplumunun bir parçası olan her millet kanun önünde eşit olduğu gibi, kendi dinsel ve kültürel varlığını da yaşama imkânına sahip oluyordu. Osmanlı toplumsal yapısının ana odağı olan Millet Sistemi ideal ve insan tabiatına oldukça uygun bir sistem olarak Batılı okullarda halen model olarak değerlendirilmektedir. Bu muazzam model bugünde çok sıkça kullanılan bir arada yaşama deneyimi açısından da bir örnek olarak tartışılmalıdır. Bu kadar derinlikli deneyime rağmen bugün toplumsal hatlardaki örselenmişlik, toplumsal kutuplaşma, tolerans ve farklılıklarla bir arada yaşama becerisi ciddi şekilde yara almaktadır. Her fırsatta içeride ve dışardaki yapılar toplumsal hassasiyet alanlarına hücum etmektedir.

Tüm toplumsal taraflar ve devlet, güçlü deneyim ve pratiklere sahiptir. Bulunduğumuz coğrafyanın en güçlü tarafı da en zayıf tarafı da aynı noktasıdır. İnsan ve kültür çeşitliliğimiz ve bu konudaki tarihsel pratiğimiz en güçlü sosyal sermayemizdir. Bu zenginliğin zinde ve barışçıl tutulmasına yönelik tüm taraflara düşen roller vardır. Unutulmaması gereken temel sosyolojik gerçekliğimiz bugün burada yaşayan tüm toplumsal grupların bir zamanlar göç yolu ile ülkemize gelmiş olduklarıdır. Aslına bakılırsa ilk fetihler döneminden itibaren yaşayan Yörük ve Türkmen unsurlar, ana yurdun sahipleri olarak herkese kucak açmış ve Müslümanca bir ev sahipliği yapmışlardır. Kafkas göçleri ile gelenler, Gürcü, Boşnak, Arnavut, Arap, Tatar ve pek çok millet bu kadirşinas misafirperverliğin bir gereği olarak nezih yaşamlarına devam edegelmişlerdir.

Bugün dikkat çekici bir olgusal gerçeklik göçmenin göçmene duyduğu antipati ve düşmanlıktır. Misafir, misafiri sevmemekte ve tahammülsüz davranmaktadır. Bir boyutu ile göç matematiği, bir boyutu ile de tolerans ve nezahetli bakış olan bu meselenin en önemli alt başlıklarından biri küresel meselelerin iyi analiz edilmesi, yaşanan küresel ve bölgesel krizlerin iyi anlaşılması, mağdur halkların sorunlarına yerinde çözüm bulunması, eğer toplumsal hareketlilik ve göç zaruret ise yerinde korunaklı yaşam alanlarının küresel kaynakları da kullanarak bulunması buna rağmen sahip olduğunuz dinsel, tarihi ve kültürel bağlarınız olan toplumlar göçe mahkum olurlarsa devlet ve millet olarak iyi bir ev sahipliğinin yapılmasının sağlanmasıdır. Eğer bu göç programları iyi yönetilirse nitelikli göçmen topluluk üretim sürecinizin dinamik bir parçası olacaktır. Toplumsal etkileşim açısından göçmen nüfus her türlü etkiye açık olduğu için bu bazı durumlarda taraflar açısından sosyal avantalar oluşturabilirler. Unutulmaması gereken en önemli nokta ev sahibinin mülteci ya da muhacir kardeşi ile ilgili bakış açısı ve pozisyonudur.

Kuran ve Sünnet Bize Göçmen ve Meskun Olan İçin Ahlak Öğretisi Sunmaktadır..

İslam tarihinin ana belirleyici sosyal olgusunun da Hicret yani göç olduğu unutulmamalıdır. Kuran’ı Kerim ve Hadis külliyatımız Muhacir ve Ensar toplulukları arasındaki hukuku, ilişkinin yapısını ve toplumun yapısına en uygun iletişim ve paylaşım modelini ortaya koymaktadır. Öyle bir modeldir ki, Muhacir kadar Ensar’ın yani, göçmen kadar ev sahibinin hukukunu da korumaktadır. Burada bir hak oranlaması yapmak doğru olmamakla birlikte sahip olduklarını paylaşma konusunda büyük fedakârlıklar yapan ev sahibi asla incitilmemelidir. Anadolu insanı yüzyıllardır Ensar olma konusunda muazzam fedakarlık örnekleri göstermektedir.

Ensar Bir Şehrin Tecrübesi “ Konya’da Göç Tarihi”

Ensar olma bilinci konusunda en tecrübeli ve kadirşinas şehirlerimizden birisi de Konya’dır. Selçuklunun başkenti Asya’dan Anadolu’ya doğru akan tüm kardeşlerine ev sahipliği yapmıştır. Selçukludan sonra kurulan Osmanlı Devleti ve göçebe Oğuzlar Selçuklunun müşfik kollarında devlete giden yolun taşlarını dizmişlerdir. Sonrasında Tatarlar, Kırım Halkları, Çerkez, Karaçay, Çeçen, Kumuk gibi halklar yanında özellikle Cumhuriyet’in kuruluşun ilk yıllarında Müslüman Kürt illerinden gelen Kürt ve Zaza ahaliye muazzam bir ev sahipliği yapmışlardır. Hayatın rutin akışı içine dahil ederek sosyal yapılarına entegre ettikleri bu kardeş topluluklarla ilgili elimizde dönemsel çok güçlü kaynaklar olmasa da yakın bir tarihte basılan Medine Kütüphanesi İdarecisi Alim Ali Ulvi Kurucu Üstadımızın Hatıraları döneme ışık tutar niteliktedir. Rahmetli dedesi Konyalı Alim Hacı Veyis Efendi’nin yaşamından anlattıkları o döneme ışık tutarken aynı zamanda bir Konyalı Alim’in muhacirleri misafir kabul etmek suretiyle ortaya koyduğu muazzam hali davranışlarındaki vera, takva ve mümince tutumu ortaya koymaktadır. Bugün yaşadığımız travmatik tutumların, katliam ve istismar eğilimlerinin gölgesinde ne yapmalıyız, nasıl yapmalıyız şeklinde ki arayışımıza cevap niteliği taşımaktadır. Her davranışları davet pedagojisi açısından rehber niteliği taşıyan bu muazzam allame ailenin Doğu ve Güneydoğu illerinden göç etmiş olan dindar Kürt ve Zaza ahali ile ilgili yaklaşımlarını kitabın ilgili kısmından aktarmak istiyorum. İlk okuduğum andan itibaren İslam Kardeşliği ve Ümmet Olma Bilinci açısından muazzam bir pratik olarak referans aldığım bir hayatı ve muvahhit bir alimi ve onu çıkaran bir kültürü sizinle paylaşmak istiyorum.

Bu Muhacirler Kimdir?

Ninem, bir gün dedeme:

“Efendi, sen bu muhacirlere pek acıyıverdin, neden ki?” diye sordu.

“Muhsine sen ne diyorsun. Bunların içinde Peygamber sülalesi var yahu! Sâdâttan olanlar var. Bunların içinde dün aziz iken, bugün zelil olmuş; mevkiini parasını kaybetmiş olanlar var. Dün memleketi olan Van’ın, Mardin’in ayanı, eşrafı, sâdâtı iken, bugün Dolav mahallesinde Cevizaltı’na sürgün düşmüş, muhacir olmuş, ekmeksiz, sabunsuz kalmış, çamaşırsız kalmışlar. Sen ne diyorsun?

“Efendimiz buyururlar ki: “Aziz iken zelil olmuş, mevkiini kaybetmiş olanlara, iyilikte bulunup yardım ediniz….Muhsine, siz Allah’ın Peygamber’in emrini yalnız namaz, oruç, hac, zekattan ibaret mi zannediyorsunuz?”

“Biz yalnız muhayyen ibadetleri, ibadet biliyoruz. Hayat baştanbaşa ibadettir. Hayatımızın her anı Allah’a kullukla geçecek… Biz kurulmuş saat gibi, belli ibadetler içinde, keyfimiz, zevkimiz, huzurumuz yerinde yaşıyoruz. Halbuki: “Ben insanoğlunu ve cinleri, hiç kimseye değil, ancak bana kul olsunlar; yani hayatları bana kul olmakla geçsin; benim kulum olsunlar, başkalarının kulu değil; nefislerinin kulu değil; paralarının kulu değil; şanlarının, şöhretlerinin , fani saltanatlarının kulu değil, ancak benim kulum olsunlar diye yarattım….”

Muhsine, bunların içinde birde sâdât var, Peygamber evladı var. Bunlara hizmet benim din borcumdur. Namazım neyse, bu o’dur. Peygamberim emrediyor.

Dedem bunları söylerken ağladı.

“Ah Muhsine, zengin olsaydım da ben bunlara maaş bağlasaydım.” Dedi.

Dedem bu muhacirleri yerleştirdiği Cevizaltı Medresesinin müderrislerindendi. Tabii medreseler kapanmadan önce….Buraları boşaldıktan sonra bu muhacirler gelince, dedem mütevelli ile görüşerek, onların bu boş odalara yerleştirilmelerini temin etmişti.

Paramparça Çamaşırlar

Dedem bir gün medresenin önünden geçerken, “Acaba cemaatten kimseyi görür müyüm?” diye, açık duran dış kapıdan, içeriye avluya bakmış. Muhacirler, avluya ip gerip, kurutmak için iç çamaşırlarını asmışlarmış. Dedem, “Keşke hiç bakmasaydım da, şu çamaşırları hiç görmeseydim.” diye üzülerek eve geldi.

“Keşke geçmeseydim, keşke görmeseydim. O ne hazin bir manzaraydı; beni ağlattı. Çamaşırlarını asmışlar. Fanilalar, gömlekler….. Hepsi paramparça olmuş…. Bu insanlar, yarın çocuklarına, torunlarına, bu hadiseyi nasıl anlatacaklar? Ben görmekle üzülüyorum, yüreğim parçalanıyor. Ya onların gönül alemlerinde açılan yaralar, nasıl kapanacak? Bu zulmün sonu, bu millete neye mal olacak? Bu işleri başımıza kimler açıyor?....” diye günlerce üzüldü.

Sonra af çıktı ve bu sürgünler memleketlerine döndü. (Tabii hepsi dönmediler, bir kısmı halen Konya ilinin merkez ve ilçelerinde meskundur.) Onlardan dedeme mektuplar ve tebrikler gelirdi. Hatta onlardan gelen Arapça bir mektubu okurken, dedemin ağladığını ve “Bizim o basit tirit ziyafetleri, onlara bu mektupları yazdırıyor; bu insanlar o sıkıntılı günleri nasıl unutacaklar?” dediğini hatırlıyorum.

Beyşehir Gölüne Düşse

Bir ara dedem, üst üste eve gelmemiş, akşam yemeklerini camiye götürüp orada kalmış olmalı ki, kendi anlattığına göre, ninemin ağzından biraz hiddetli olarak şu sözler çıkmış:

“Efendi ! Bu camii cemaatinin hiç insafı yok mu? Yahu bu hocanın da çoluğu çocuğu var, ailesi var, ihtiyacı var demezler mi? Bu kadar düşüncesizlik olur mu?”

Bunun üzerine olanları, “Aman Allah’ım! Dedeniz bana öyle bir kızdı ki!” diye anlatan ninem, onun kendisini şu sözlerle azarladığını naklederdi:

“Muhsine, tükür o tükürüğü yutma! O tükürük zehirler seni…. Bu tükürük Beyşehir gölüne düşse, balık yaşamaz, zehirlenir!...Bu camiinin cemaati dediğin kimseler, Doğu’dan gelen muhacirler…Ben Allah’tan daha dua ediyorum ki, bana para versin de bunlara maaş bağlasam…

“Evlerine gidince, çocukları onlara: Baba bana ne getirdin, diye soracaklar. Baba kendine yemek bulamadı ki, onlara götürsün. …Muhsine, beni ağlatma. Muhsine, bir daha senden böyle söz duymayayım….” (Düzdağ: 2017; s. 126-129)

Evet Ali Ulvi Kurucu üstadımızın bizzat dilinden dinlediğimiz bu tarihi tecrübe Doğu göçleri ile yurdumuz, yuvamız Konya’ya gelen muhacirlere Konyalı bir Müslüman alimin züht, takva ve vera dolu bakışını bize resmediyor. Müslümanlık, büyük millet olmanın bir gereği olarak sahip olduğumuz bu yüksek bilinç ve ahlak bizi var kılacak en büyük sermayedir. Geçen hafta bir Bozkırlı vatandaşın yaptığı katliam ve yüz kızartıcı fiil bireysel bir kabahat olarak Ensar olma bilincine sahip olan şehrimize yapışmaz ve yakışmaz. Bu kötü davranış bireysel bir davranış olup, bir etnik gruba özellikle hayatı ve vatanı birlikte paylaştığımız Kürt, Zaza halkına yönelik sistematik ve örgütlü bir davranış asla değildir. Ahalisi Müslüman olan Konya halkına yönelik geçen hafta yapılan iftira ve tezvirat asla kabul edilemez. Özellikle mizah toleransını aşan görselleri ile Leman dergisi bir halka ve şehre yönelik damgalayıcı tutumu ile suç işlemiştir.  Konya’da yaşanan çok çirkin olayın ardından konuyu toplumsal kaosa taşıma amacıyla gayret eden tüm yapılar kaos ve toplumsal çatışmalarda beslenme hedefi ile hareket etmişlerdir. Müslüman bireyin davranış biçimine esas olan duruş Hacı Veyis Efendi’nin yukarıda uzun bir alıntı ile ifade etmeye çalıştığım tutumudur. Bosna ve Çeçenistan savaşları döneminde bir İslam yurdunun işgali ile ilgili olağanüstü hassasiyet ortaya koyan Konya halkı dün olduğu gibi bundan sonra da alimlerinin ve mürşitlerinin yolunu sürdürmeye devam edecektir. Allah kendilerinden razı olsun ve muvahhit alimlerimizin izinde gitmeyi bize nasip etsin.

 

Kaynakça

1.Düzdağ, M. Ertuğrul. “ Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar 1”.Med Kitabevi, İstanbul 2017

2.Özdemir, İsmail Mansur Özdemir. “Tanzimattan Bugüne Göç Politikaları (Uygulamalar ve Perspektif). http://www.muslimport.com/yazardetay.php?yazaryazi_id=241