İsmail Mansur Özdemir


Batı Trakya Meselesi “Dünü, Bugünü ve Geleceği”: Tarih, Mücadele, Diplomasi, Hukuk ve Mütekabiliyet Perspektifinde

10 Ekim 2021 14:25

Bugün Yunanistan tarafından hoyratça örselenen Batı Trakya Müslüman Türk toplumunun hikâyesi tarihi bir direniş ve mücadeleden ibarettir. Küresel ve bölgesel hesaplar çerçevesinde incitilen bu hassas mesele tarihi, siyasi ve güçlü hukuki bir arka plana sahip olsa da Yunanistan Hükümeti Türkiye ile olan hasmane tutumunu Batı Trakya’da yaşayan Müslüman Türk azınlığı örselemek üzerinden sürdürmektedir. Son dönemde artan bu tutum nedeniyle Batı Trakya Müslüman Türk azınlığı huzursuz olmaktadır. Batı Trakya’daki kardeşlerimiz rahatsız olduğunda bizlerde burada rahatsız olmaktayız. Bu makale konuyu Yunanistan devletinin iç meselesi imiş gibi algılayan kamuoyuna bazı hatırlatmalar yapmak amacıyla kaleme alınmıştır.

Batı Trakya Tarihi Mücadelenin Tarihidir….

Osmanlıların 1356’da Rumeli’ye geçmeleriyle birlikte Türk akınlarına hedef olan Batı Trakya’da 1360’ta başta Dedeağaç (Mekri) olmak üzere sırayla Dimetoka ve çevresi alınmıştır. 1363’te Sazlıdere Muharebesi’nden sonra Edirne’nin ele geçirilmesinin ardından Evrenos Bey Gümülcine ve yöresini Osmanlı topraklarına katmıştır. O tarihten bugüne bölgedeki Müslüman Türk varlığı devam edegelmiştir. Osmanlının güçlü ve hakim dönemlerinde bölge müreffeh ve huzur dolu günler yaşamıştır.

Osmanlı fütuhatıyla birlikte yöreye Anadolu’nun çeşitli kesimlerinden büyük miktarda Türk nüfusu nakledilmiştir. Tapu tahrir kayıtlarından bölgeye yapılan bu ilk nakil konusunda bilgi edinilmektedir. Meselâ Sultan I. Murad döneminden itibaren Gümülcine, Dimetoka ve Ferecik’e Bergama, Söğüt, Saruhan, Menteşe, Hâmid, Gerede, Göynük, Canik, Ahlat, Ayvalı, Ayıntab (Gaziantep) gibi Anadolu’nun çeşitli yerleşim birimlerinden nüfus nakledildiği gibi Özbek, Dânişmendlü, Saruca Dânişmend, Saruhanlu, Karagözlü, Bayat, Dağeri, Yörükler, Arpuz Ata, Saltuklu, Oğuz, Döğerdüğünü, Barak, Sıçanlu, Salur, Eymir ve Bayındur gibi Türkmen boylarına mensup gruplar yerleştirilerek mahalle ve köyler teşkil edilmiştir. Getirilen bu aşiret ve ahali grupları yerleştikleri yörelere aşiretlerinin veya geldikleri Anadolu şehirlerinin isimlerini verdikleri gibi Eskici Hacı, Debbâğlar, Hacı Karagöz, Kadı Mescidi, Hacı Hızır, Hacı Hayreddin, Koca Nasuh, Yenice, Bergamalu, Aşçı Mescidi, Obacılar, Çekirdeklü, Balabanlu, Denizlü, Çobanlu, Çakırlar, Çadırlu, Bulduklu vb. gibi Türkçe adlar taşıyan köyler kurmuşlardır. İşte sadece bu sebeple bile Batı Trakya Türk toplumu Türkiye’deki demografik ve kültürel rengin bir yansımasıdır. Batı Trakya’daki Türk toplumunun ayağına diken batsa sesi bizim coğrafyamızdan çıkar. Nerede ise Batı Trakya toplumu, tüm şehirlerimiz ile akrabadır. Bölgedeki güçlü Osmanlı idaresi her bölgede olduğu gibi Millet sistemini başarılı bir şekilde uygulamıştır. Kanun önünde tüm Osmanlı eşrafı eşit olduğu gibi, Hristiyan topluluklar kendi kiliselerin gerektirdiği dini varlıklarını ve kültürel nüfuz alanlarını da sürdürmeye muvaffak kılınmışlardır. Özel hukukun başarılı bir şekilde uygulandığı bu topraklarda toplumlar çatışmaksızın birlikte yaşamışlardır.

Hiçbir mesele tarihi arka planından koparılarak ele alınamaz. Batı Trakya toprakları başta olmak üzere tün Balkanlar ve Osmanlı idaresindeki Avrupa toprakları çok kültürlü yaşam modelinden Osmanlı himayesinde yüzlerce yıl yaşamışlardır. Bugünde Avrupa hukuk sistemi bu modele atıf yaparken çok hukuklu Osmanlı sistemine atıf yapmak zorunda kalmaktadır.

Doksan üç Harbi olarak ta bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan (3 Mart 1878) Ayastefanos Antlaşmasına kadar bölge Osmanlı himayesinde kalmıştır. Bu anlaşma sonrasında bölgede Osmanlı hâkimiyet alanının kırılması ile Batı Trakya ve Balkan Müslümanları için zorluklar başlamıştır. 14 Nisan 1878’de Çirmen yakınlarında işgal kuvvetlerine karşı bölgesel direniş başlamıştır. Bu direniş kısa zamanda Balkan sıradağlarıyla Ege denizi arasında kalan bölgede yaşayan alana da yayılarak Rus ve Bulgar işgaline karşı bir silâhlı ayaklanmaya dönüşmüştür. Bu tarihi direniş süreci takdire şayan bir direniş olup önemli neticeler ortaya çıkartmıştır. Bugün de Batı Trakya konusu ele alınırken bu direniş ve bölge halkının kahramanlıkları unutulmamalı ve Balkanlarda iktidar ve nüfuz alanlarının oluşumu konusunda ki denklem bölgedeki Müslüman Türk halkının varlığını göz önüne alınarak ele alınmalıdır. Bölge altı yüz yılı aşkın zamandır Müslüman Türk halkının nüfuz ve yaşam alanıdır. Büyük direnişin sonucunda; Müslüman Türk ahalisi Osmanlı idaresinden başka bir idare altına girmeyeceklerini ve Osmanlı toprağında Rus askeri bulundukça silâhlarını bırakmayacaklarını bildirmişlerdir. Bunun üzerine Ahmed Ağa Timirski önderliğinde Batı Trakya geçici hükümeti kurulmuştur. Bu hareket Türk halkı arasında bir uyanış ve yeniden dirilme işareti olmuştur. Bölgede ulus devlet kurgusu üzerinden yapılan yeni bölgesel planlamaya oldukça uygun olarak Müslüman Türklerin bulunduğu bölge de bir Türk Ulus devleti teşekkül etmektedir. Nüfus denklemi açısından bakıldığında 750.000 kişilik devasa bir Müslüman Türk nüfusu bulunmaktadır.

Bu tarihi mücadele kısa zamanda netice vermiştir. Batı Trakya ve Rodoplar’daki bu Türk ayaklanması Avrupa devletlerinin de dikkatini çekmiş ve Ayastefanos Antlaşması’nı değiştiren 13 Temmuz 1878 tarihli Berlin Antlaşması’yla Şarkî Rumeli imtiyazlı vilâyetinin teşekkülünde çok büyük bir etki yaratmıştır. Bu direniş bölgede öngörülen sürecin tam tersi bir etki yaratması nedeniyle Rus ve Bulgarların baskılaması devam ede gelmiştir. Bu vilâyetin kurulmasıyla bir dereceye kadar rahatlayan Türkler vilâyetin 1885’te Bulgaristan’a ilhakından sonra yeniden ayaklanmışlar ve sonunda Osmanlı Devleti’ne katılmaya muvaffak olmuşlardır. Anlaşılan o dur ki Batı Trakya tarihi mücadele tarihidir, kavga ve kıyam tarihidir. Bölgedeki tüm Müslüman ahali her platformda savaş ve mücadele bilinç ve kabiliyetine her zaman sahip olmuştur. Rus himayesindeki Bulgar güçlerinin dönemsel masa başı hâkimiyetleri Kuşçubaşı Eşref Bey komutasındaki yerel mücahitlerin direnişi ile kırılarak masa başındaki her oyun sahada kırılmıştır. Politik ve diplomatik tüm adımları kıracak olan sahadaki alt yapı, bilinç ve kudretli mücadeledir. Bu mücadele 31 Ağustos 1913’te merkezi Gümülcine olmak üzere Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi’nin  ilânı ile neticelenmiştir. Kısa bir zaman sonra Müderris Sâlih Efendi’nin başkanlığında kurulan hükümet Dedeağaç’ın alınmasının ardından Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakillesi  bağımsızlığını ilân etmiş ve mücadele nihai hedefine ulaşmıştır. Hakka ve ideallerine bağlı her mücadele Allah’ın izni ve inayetiyle neticeye ulaşır.

Bu tarihi zafer, oldukça yorgun ve zayıf olan Osmanlı idaresi tarafından diplomatik olarak desteklenemediğinden idarenin hâkimiyeti ancak iki ay kadar sürebilmiştir. Bu devasa gayret o gün yeterince güçlü bir destek alabilmiş olsa idi, hemen sınırımızda Müslüman bir Batı Trakya devleti olabilir ya da bugün Yunanistan baskısına ve zulmüne muhatap olan topraklar ülkemizin himayesinde olabilirdi. Bu sürece rağmen Batı Trakya Müslüman ahalisi mücadelesinden vazgeçmemiştir. Birinci Dünya Savaşında Ruslar, Bulgarların ardından Fransızlara karşı direnmiş olan Batı Trakya’nın Müslüman Türk Ahalisi nihayetinde Yunanistan’a karşı dirense de bölge Yunanistan’ın eline geçmiştir.

Ahdi Süreçlerin Teşekkülü ve Ahdi Mütekabiliyet…     

24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’yla Batı Trakya Türklerinin statüleri yeniden belirlenmiş ve bugüne kadar da bu statü geçerliliğini muhafaza etmektedir.

Lozan Antlaşması’ndan önce Yunanistan’daki Müslüman azınlıklarla ilgili olarak 2 Şubat 1830 Londra Protokolü, 24 Mayıs 1881 İstanbul Milletlerarası Sözleşmesi, 1-14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ve 3 numaralı protokol ile 10 Ağustos 1920 tarihli Yunan Sevri gibi antlaşmalar yapılmıştır. Lozan Antlaşması’yla bu antlaşmalar tamamen yürürlükten kalkmamış, hatta 10 Ağustos 1920 tarihli Yunan Sevri, Lozan’da ek bir protokolle bazı değişikliklere uğrayarak geçerli sayılmıştır.

Lozan Konferansı sırasında 30 Ocak 1923’te imzalanan sözleşme ile Türkiye ve Yunanistan arasında mecburi nüfus mübadelesi yapılmışsa da Batı Trakya Türkleri ile İstanbul Rumları “établi” (yerleşik) kabul edilerek bu mübadeleden istisna edilmişlerdir. Bu sözleşmeye göre Türk ve Yunan temsilcilerinin de dahil olduğu bir karma komisyon kurulmuş ve Ekim 1923’ten itibaren çalışmalarına başlamıştır. Komisyonun çalışmaya başlaması ve mübadele işlerinin ele alınması ile birlikte Türkiye ve Yunanistan temsilcileri arasında “yerleşik” deyiminin kapsamı konusunda görüş ayrılığı çıkmış, anlaşmazlık iki ülke arasındaki siyasî münasebetlere etki edince 1 Aralık 1926’da Türkiye ile Yunanistan arasında bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma ile mübadele konusunda birçok mesele çözümlenmiştir. Ancak yine birtakım anlaşmazlıklar çıkması ile Türk-Yunan münasebetleri gerginleşmiştir. Nihayet 10 Haziran 1930’da imzalanan anlaşmayla yerleşme tarihleri ve doğum tarihleri ne olursa olsun İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türkleri’nin hepsi yerleşik deyiminin kapsamı içine alınmış ve böylece Batı Trakya Türklerinin tamamına yerleşik belgesi verilmiştir.

Lozan Antlaşması’yla Batı Trakya’da Yunan vatandaşı olarak Yunan idaresinde yaşamaya bırakılan, fakat bazı imtiyazlara sahip olan Müslüman Türk toplumunun hakları, antlaşmanın “Azınlıkların Himayesi” başlığını taşıyan birinci kısmının 3. faslında belirtilmekte ve garanti altına alınmaktadır. Söz konusu bölümün 37-45. maddeleri özetle “Türk toplumuna din ve ırk farkı gözetmeksizin her türlü vatandaşlık hakkının tanınmasını, kendilerine ait özel çeşitli kültürel ve dinî mahiyette eğitim müesseseleri kurup idare edebileceklerini, kendi dilleriyle eğitim yapabileceklerini ve kendi dillerini mahkemede dahi kullanabileceklerini, dinlerini öğrenip uygulayabileceklerini, Türk cemaatinin mâbed, mezarlık, vakıf ve diğer kuruluşlarının her türlü himayeyi göreceğini ve benzeri hükümleri ihtiva etmektedir.” Ayrıca bu antlaşmanın hükümlerinin anayasa ve bütün kanunların üzerinde olacağı, bunlara aykırı kanun çıkarılamayacağı da hükme bağlanmıştır. Lozan Antlaşması’yla birlikte imzalanan 16 numaralı ek protokolle Yunan Sevri yürürlüğe konulmuştur.

Yunanistan’da azınlıkların himayesine dair Sevr’de 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan ve Yunan Sevri denilen bu muahede ile Yunanistan’da yaşayan bütün müslüman-Türk cemaatinin hakları korunmaktadır. Yunan Sevri’nin 14. maddesinde de Yunanistan’daki Müslüman Türkler’ in kişi ve aile hukuku konularında kendi örf ve âdetlerini, kendi hukuk sistemlerini uygulamakta serbest olacakları, vakıflarının ve dinî kuruluşlarının tam bir şekilde tanınacağını, korunacağını ve yenilerinin de kurulabileceğini hükme bağlamaktadır.

Mütekabiliyet, Mütekabiliyettir….

Batı Trakya Müslüman Türk toplumunun tarihi, mücadelenin tarihidir. Bu devasa mücadele her dönemde netice vermiş ve bugün uluslararası geçerliliğe sahip dini ve kültürel imtiyazlara sahip olmuşlardır. Fakat Yunanistan hükümeti bu ahitnamelere uymama konusundaki ısrarından vazgeçmediği gibi her zeminde Müslüman Türk toplumunu huzursuz etmeye devam etmektedir. Burada unutulmaması gereken nokta ahdi sürecin karşılıklılık “mütekabiliyet” taşımasıdır. Ülkemizde yerleşik kabul edilen Rum toplumu bulunmaktadır. Bu topluluk, kültürümüz ve dinimizden kaynaklı yüksek toleransın muhatabıdır.- Ülkemizdeki belli dönemlerde yabancılara yönelik ortaya çıkan örseleyici uygulamalar kökü dışarda ajanlık faaliyetleri olarak ele alınmalıdır, zira milletimizin misafir ve farklılıkları tolere etme konusundaki tutumu ortadadır.-

Ülkemiz vatandaşı olan İstanbul Rumları her türlü vatandaşlık haklarından istifade etmekte, dini ve kültürel varlıklarını özgür bir şekilde sürdürmekte, sahip oldukları mülk ve vakıf arazileri konusunda istedikleri gibi tasarrufta bulunmakta, ilgili ahitnamelere uygun şekilde eğitim ve dini varlıklarını sürdürmektedirler. Özellikle son dönemde azınlık kilise yönetimi ile ilgili ortaya çıkan süreçlerde de kolaylaştırıcı hükümet tedbirlerinin alındığı da ortadadır. Tarihi nitelik taşıyan Rum ve Ermenilere ait olan kilise ve vakıf mülklerinin restorasyonu için müsaade verilmekte, coğrafyamıza ait olan bazı kilise ve binaların restorasyonları bizzat kamu kamu kaynakları ile yapılmaktadır. Ülkemizde Lozan’ı da aşan bir sorumluluk içinde Rum Hristiyan toplumu huzurlu bir hayat sürdürmektedir. Bu çaba bir mütekabiliyeti zorunlu kılmaktadır. Hemen hemen her konuda Yunanistan hükümeti Batı Trakya Müslüman Türk toplumunu örselemektedir. Lozan ve tamamlayıcı ahitnamelerle garanti altına alınan konularla ilgili ve özellikle İnsan Haklarına aykırı uygulamalarla Müslüman Türk toplumu huzursuz edilmektedir. Bu konuda AB müktesebatına göre yapılan müracaat ve kararlar görmezden gelinerek Batı Trakya Türk toplumuna yönelik sistematik bir endoktrinasyon politikası uygulanmaktadır. Hukuki ve polisiye tedbirlerle bölgede bir huzursuzluk iklimi yaratılmaya çalışılmaktadır. Ülke içi organize ajanlık faaliyetleri ile Müslüman Türk toplumunun doğasını, dini ve kültürel dokusunu bozmaya yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Türkiye ile ilişki içinde olan birey ve organizasyonlar baskılanmakta, kültürel bağ temelinde kurulan makul ilişki örselenmekte, kişiler takip ve tahkikata muhatap kılınmaktadır. Son dönemde bölgede artan Yunanistan zulmü tahammül edilemez bir noktaya ulaşmıştır.

Yunanistan Hükümetinin Artan Hak İhlalleri ya da Günah Listesi

Yunanistan her fırsatta Batı Trakya Müslüman Türk azınlığının haklarını ihlal etme yolunu seçmiştir. Bölgedeki temel eğilimi bölgenin Türk nüfusundan arındırılmasıdır. Bu göç yoluyla olabileceği gibi, pasaport oyunları ya da kültürel asimilasyon yolu ile olabilecektir. Yunanistan’ın tüm bölge politikası ve milletimizi rahatsız etme çabası bu amaca yöneliktir. Bu çerçevede temel örseleme alanları dini ve kültürel hayat, eğitim ve hukuk alanında yoğunlaşmaktadır. Lozan anlaşması ile garanti altına alındığı halde Müslüman Türk toplumunun dini liderlerini seçme hürriyetine müdahale ederek hassas dengeyi bozmuştur. 2 Haziran 1985 yılında Gümülcine Müftüsü’ nün ölümü üzerine Yunan hükümeti yerine müftü atamış ve Müslüman Türk toplumu bu duruma tepki olarak seçimle kendi müftülerini seçerek cevap vermiştir. Bugünde en önemli kriz alanlarından biri seçilmiş müftü meselesidir. Sembolik değeri yanında Lozan anlaşmasının garantisi altında olan bu süreç hassas bir süreçtir. Bölgede hizmet veren müftüler sürekli olarak takibat ve tahkikatlar ile örselenmektedir. Bugün de bu süreç artarak devam etmektedir. Yakın zamanda İskeçe seçilmiş müftüsü Sn. Ahmet Mete’ye yaptığı bir konuşma sebebiyle verilen hapis cezası ile müftüler üzerinden Batı Trakya Müslüman Türk toplumuna gözdağı verilmekte ve toplum taciz edilmektedir. Azınlık Türklere karşı baskı politikasını sürdüren Yunanistan'dan yeni bir adım daha gelmiştir. Yunanistan son olarak, Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif'i, Gümülcine'de düzenlenen toplu sünnet törenine katılmasını gerekçe gösterip "makam gaspı" ile suçlayarak Selanik'te yargılamaya başlamıştır. Bu tutumların tamamı AİHM kararlarına aykırılık teşkil etmesine, mevcut anlaşmalara uymamasına rağmen sürdürülmesi Yunanistan hükümetinin politik bir tutumudur ve kesinlikle hukuksuzdur.

Bunun dışında Yunanistan hükümetinin Müslüman Türk toplumuna yönelik baskıları eğitim alanında yoğunlaşmaktadır. Lozan’ın ilgili 37-45. maddeleri özetle “Türk toplumuna din ve ırk farkı gözetmeksizin her türlü vatandaşlık hakkının tanınmasını, kendilerine ait özel çeşitli kültürel ve dinî mahiyette eğitim müesseseleri kurup idare edebileceklerini, kendi dilleriyle eğitim yapabileceklerini ve kendi dillerini mahkemede dahi kullanabileceklerini, dinlerini öğrenip uygulayabileceklerini…..” garanti altına almış olmasına ve ülkemizdeki Rum vatandaşlar eğitimlerini özgür okullarında anlaşmaya uygun olacak şekilde aldıkları halde; Müslüman Türk toplumunun Lozan ile garanti altına alınan ve şekil esasları tamamlayıcı alt anlaşmalarla tamamlanan ahdi sürece rağmen bölgede Müslümanlara ait okulları kapatmakta, müfredatlarına müdahale etmekte, eğitim alanlarını sınırlandırmakta, Türkiye başta olmak üzere aldıkları diplomaları geçersiz kılmaktadır. Bugün Yunanistan hükümetinin Batı Trakya’da en önemli zulüm başlığı eğitim konusundadır. Nüfus ve başka gerçek dışı gerekçelerle kapattığı okullar öğrencileri ve devamlılık olan okullardır. Eğitim öğretim ve toplumun gelişimini desteklemek amacıyla kurulan İskeçe Türk Birliği, Gümülcine Türk Gençler Birliği, Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği’nin tabela ve tüzüklerinde Türk kelimesini kullandıkları için 1984’teki karar çerçevesinde kapatılma tehdidi ile hareket edemez hale getirilmişlerdir. Türk toplumunun eğitim hakkı AİHM kararları ve Lozan ile garanti altına alınmıştır.

Yunan Sevri’nin 14. maddesinde de Yunanistan’daki Müslüman Türkler- in kişi ve aile hukuku konularında kendi örf ve âdetlerini, kendi hukuk sistemlerini uygulamakta serbest olacakları, vakıflarının ve dinî kuruluşlarının tam bir şekilde tanınacağını, korunacağını ve yenilerinin de kurulabileceğini hükme bağlanmakta olduğu halde evlilik ve miras hukukunda İslam örfünün gerektirdiği uygulamalar konusunda zorluklar çıkartılarak bölgede garanti altına alınan çok hukuklu yapı hırpalanmaktadır. Müslüman toplumun kendi varlıklarını sürdürmeye yönelik şeffaf ve hukuka uygun yeni oluşumlarına müsaade edilmediği gibi var olan kurumları da işlemez hale getirilmektedir. Müslüman Türk toplumunun Selanik ve Atina’da var olmalarına imkan tanımamaya yönelik her türlü polisiye tedbir alınarak, eşit Yunanistan vatandaşları olarak hareket etmeleri tahdit edilmektedir. Selanik ve Atina’da yaşamını sürdüren Müslüman Türk toplumunun dini ve kültürel varlıklarını sindirmeye yönelik tutumlar ortaya konulmaktadır. Ramazan ve Kurban Bayramındaki dini ritüellerin ve ibadetlerin yapılmasına müsaade edilmeyerek ülke içindeki sosyal var olma imkânları kısıtlanmaktadır.

En önemli sorun alanlarından birisi de tarihi nitelikteki mimari mekanların restorasyon ve korunması konusunda ortaya konmaktadır. Osmanlı döneminden kalma ve mimari değeri olan cami ve binaların restorasyon ve korunmalarına müsaade edilmediği gibi, yıkılmaya yüz tutmuş binalara müdahale edilmemekte, bölgede yaşayan Müslüman Türk Toplumu eliyle korunması ve restorasyonuna müsaade edilmemektedir. Bu türden evrensel medeniyet mimarilerinin korunması tüm insanlığın boynuna borçtur. Bu türden mimari yapıların restorasyonu konusunda TİKA ve Vakıflar Genel Müdürlüklerimiz tüm dünya’ da çalışmalar yapmakta iken bu kurumlarımız Yunanistan’da çalışma yapmamaktadırlar. Ülkemiz’ de Hristiyan mimarisi eserler ülkemiz tarafından korunmakta ve restorasyonları kamu kaynakları ile yapılarak ilgili cemaate amaca uygun kullanılması amacıyla verilmektedir. Çoğu bu toplulukların Vakıf ve şahıs mülkü olarak varlığını sürdüren bu yapılar anlaşmalardan da öte bir vicdani mesele olarak himaye edilmektedir. İnsanlığın evrensel emanetleri konusunda nobran tutumlar içinde olan İŞİD vb. yapılara karşı harekete geçen, dünyayı ayağa kaldıran uluslararası kuruluşların Yunanistan Hükümetinin Müslümanlara ait tarihi nitelikteki mimari yapılara karşı sessiz kalması kabul edilemez bir çelişkidir.

Yunan Zulmüne İtirazımız Olarak Bir İsyan Manifestosu…..

Bu ve benzeri hak ihlalleri Yunanistan hükümetinin uluslararası anlaşmaları rağmen ortaya koyduğu tutarsız kabahatlerdir. AİHM kararları oldukça nettir. Karşılıklı anlaşmalar mütekabil bir devlet dirayeti ile davranmayı zorunlu kılmaktadır. Buna rağmen Yunanistan hükümeti ülkesi içindeki bir azınlık toplumunun hukukunu koruyamamaktadır. Yunanistan her fırsatta Batı Trakya Müslüman Türk azınlığının haklarını ihlal etme yolunu seçmiştir.

Bölgedeki temel eğilimi bölgenin Müslüman Türk nüfusundan arındırılmasıdır. Bu göç yoluyla olabileceği gibi, pasaport oyunları ya da kültürel asimilasyon yolu ile olabilecektir. Yunanistan’ın tüm bölge politikası ve milletimizi rahatsız etme çabası bu amaca yöneliktir.

Geleneksel tutumu yanında Yunanistan hükümeti Türkiye ile arasındaki diplomatik ve bölgesel krizlerde de aciz bir yaklaşım içinde hareket ederek Batı Trakya Müslüman Türk toplumunu diplomatik bir koz olarak kullanmaktadır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile başladığı bu tutumunu, Ege ve Akdeniz’de yaşanan her politik krizde Batı Trakya Müslüman Türk toplumuna yönelik ihlallerle hissettirmektedir. Kendi ülkesinde ve vatandaşı durumunda olan bir toplum üzerinden uluslararası baskı yaratma davranışı, Antik Yunan filozoflarını bile mezarlarında huzursuz edecek kadar derinlikten uzak bir davranış biçimidir. Son dönemde artan Türkiye ve Yunanistan çekişmesinde Yunanistan bir koz olarak tekrar aynı oyuna başvurmuştur. Tartışmasız bu büyük devletlere yakışmayacak aciz bir yaklaşım biçimidir. Ülkeler arasında yapısal tartışmalar, rekabet ve diplomatik gerginlikler olabilir. Bu türden durumların nasıl takip edileceği bellidir. Hangi durumların diplomatik parametre olarak kullanılacağı bellidir.

Batı Trakya Müslüman Türk Toplumu Lozan anlaşması ile korunma altındadır, ülkemizin doğrudan himayesinde bir toplumdur. Bunun yanında AİHM kararları ve özellikle AB müktesebatı temelinde AB vatandaşlarıdır. Yunanistan yanında AB vatandaşı olan Batı Trakya Müslümanlarının yaşadıkları süreçler AB hukuk ve vatandaşlık normları açısından da çok önemli anlamlar taşımaktadır. ABD ile yeni ve bölgesel bir ittifak içine giren ve askeri kapasite artırımı üzerinden yeni bölgesel bir role soyunan Yunanistan’ın Türkiye rekabetini Batı Trakya üzerinden yapmayı düşünmesi tarihsel gerçekliği ve bölgesel şartları göz önüne alarak saçmalıktan başka bir şey değildir. Bu hassas dönemde en çok övündüğümüz ülkemizde azınlıklara yönelik hukuki ve vicdani tutumumuzu örseleyecek oyun ve etki ajanlığı oyunlarına daha da dikkat etmemiz gerekebilir. Batı Trakya Müslüman Toplumu ile alakalı süreçleri daha yakinen takip etmeli, gelişmeleri izlemeli ve bölgedeki kardeşlerimizin yanlızlık, zayıflık, yenilgi, örselenme gibi psikolojilere düşmelerine müsaade etmemeliyiz. İki ülke arasında yapılan ve  çok taraflı anlaşmalarda ülkemiz taraf ve garantördür. Batı Trakya’daki hikâyemiz bir mücadele hikâyesidir. Bugün orada var olan bu nüfus çok sıkıntılı günlerde bile devam eden mücadelenin ürünüdür. Bu mücadele bizim için o günkü kadar sıcaktır.

KAYNAKÇA

Eren H.,Hallaçoğlu Y., İslam Ansiklopedisi, TDV Yayınları, İstanbul 1995

ERYILMAZ, Bilal, Osmanlı Devletinde Gayrımüslim Tebaanın Yönetimi,

İstanbul, Doğan Ofset Yayınları, 1990

Lozan Sulh Muahedenâmesi, Mukavelât ve Senedât-ı Sâire 24 Temmuz 1339/1923, İstanbul 1339.

Tevfik Bıyıklıoğlu, Trakya’da Millî Mücadele, Ankara 1955, I-II.

Aydınlı Ahmet , Batı Trakya Faciasının İçyüzü, İstanbul 1971.

ORAN, Baskın, Türk-Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu, 2.baskı, Ankara, Bilgi Yayınevi Yayınları, 1991.

CİN, Turgay, Yunanistan’daki Müslüman Türk Azınlığın Din ve Vicdan Özgürlüğü: Baş müftülük ve Müftülük Sorunu, Ankara, Seçkin Yayınları,2003.

Nevzat Gündüz, 1913 Garbî Trakya Hükümet-i Müstakilesi, Ankara 1987.