Mustafa Kaya


İki Papa ve Romalılaşan Hıristiyanlık

26 Aralık 2021 21:20

Batı’da din ve toplum arasındaki ilişkilerin her geçen gün zayıfladığına ve popüler olan kültürün daha belirleyici olduğuna dair bir gerçek var. Bu durum genellikle modernizm ile açıklanmaya çalışılıyor. Sekülerleşme teorilerine göre toplumlar modernleştikçe, din ve etkisi ile oluşan sosyal ve kültürel hayat önemini her geçen gün kaybetmeye devam edecek. Ancak Batı’da bu teoriye uymayan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) örneği var. Zira Amerikan toplumu modernleştikçe dinden uzaklaşmamış tam aksine belirli formlar ve şekillerde farklı dindarlıklar ortaya çıkmıştır. Bunların başında da Evanjelizm anlayışı gelmektedir.

Tabir yerindeyse genel dinden tatmin olmayanlar kontrolü altına girmek istedikleri din öğretileri arayışına girmişlerdir. Kilisenin hemen her şeye göz yuman her şeyi din çatısı altında kabullenmeye yönelik tavrından rahatsız olanlar kendilerini daha yasaklayıcı ama hayatlarına daha müdahale eden bir dini cemaati tercih etmeye başlamışlardır. Hele modernlikten postmodernliğe geçişte toplumlar da sürekli bir değişim içine girdiğinden evrensel mutlak hakikatler veya kanunlardan bahsetmek giderek zorlaşmaktadır. Din de bu değişimlerden etkilenmekte ve bireylerin sosyokültürel ve ekonomik şartlarının etkilediği tercihlere göre şekillenmektedir. Dolayısıyla, postmodern (modernlik sonrası) dönemde her şey muğlâk hale gelmekte ve tüketim ön plana çıkarak hakikat giderek değersizleşip yalnızlaşmaktadır (post-truth).

Postmodern toplumlarda birbirinden farklı gibi görünen sosyal faaliyetlerin aslında çok da farklı olmadıkları gözlemlenmektedir. Mesela, postmodern toplumlarda din kendisini eğlence alanına eklemleyerek gelenekselliğini kaybetmektedir. Burada sorulması gereken soru, dinin sekülerleşmesi mi yoksa kaybolmak üzereyken bir fırsat bulup gündelik hayatımıza dâhil olması mıdır? Hatta Batı’nın beşiği sayılan “Hıristiyan medeniyeti” artık sadece kültürel olarak varlığını sürdürmeye çalışan ve var olabilme adına her şeye ama her şeye göz yummayı kabullenmiş görünen bir sistem haline gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında belki de bir “post-Hıristiyan” kültür olarak Hıristiyanlığın eskiden beri hâkim olduğu coğrafyalarda dinî hayatı düzenleyen bir tekel konumundan hızla uzaklaşmaktadır. Hıristiyan olmayan toplumlardan bakıldığında Hıristiyan’mış gibi görünen ama Hıristiyanlar tarafından yakından bakıldığında artık Hıristiyan bile sayılamayacak modern Batı post-Hıristiyan bir toplumdur.

Dolayısıyla böyle bir toplumda geleneksellik, modernlik, sekülerleşme veya dinin günümüze adapte edilebilmesi için güncellenmesi gerektiği gibi tartışmaların yaşandığı bir ortamda mevcut papa ile “istifa” eden önceki papanın aynı anda hayatta olmalarını konu edinen bir film dikkat çekmeyi başarmıştır. The Two Popes (İki Papa, yönetmen Fernando Meirelles) filmi, Katolik Kilisesi’nin asırlardır süren gelenek, reform veya güncelleme tartışmalarında geleneği savunan “ emekli papa” Benedict ile dini güncellemesi ümitleri bağlanan hâlihazırdaki Papa Francis’in aralarındaki farka işaret etmesi bakımından önemli bir yapımdır.

Buenos Başpiskoposu Kardinal Jorge Mario Bergoglio daha önce bu mevkiye seçilen Alman Kardinal Joseph Aloisius Ratzinger’in istifasıyla papa seçilmesinin ardında bu dâhili mücadelenin olduğu filmde gayet açık bir biçimde ele alınmıştır. Bir tarafta kilisenin en önemli ilim adamlarından olan Kardinal Ratzinger’in temsil ettiği “dinin geleneklerinden asla taviz vermemesi” tarafı ile Buenos Aires’te dini sıradan halka götürme çabasındaki Kardinal Bergoglio arasındaki mücadelede Ratzinger bir nevi yorgun düşmüş ve din adamları sınıfına yöneltilen cinsel taciz suçlamaları da dâhil olmak üzere her şeyi geride bırakarak papalık yazlık sarayında köşesine çekilmiştir.

Postmodern dünyada post-Hıristiyan bir toplumda dini dogma ve doktrini koruma adı altında doğum kontrolünden eşcinsel evlilik ve hatta eşcinsel rahip-papaz gibi görevlilerin kabul edilmesi gibi tartışmalara Katolik Kilisesi’nin tek otorite olmasını savunması ve yenilik denilen bu saldırılara karşı taviz vermemesi Ratzinger’i yenilgiye uğratmıştır.

Seçildikten sonra Papa Francis adını alan Bergoglio, tipik bir Arjantinli olarak futbola düşkün ve tango dansı yapan bir din adamı olarak daha çok sade hayatı tercih etmesiyle tanınmaktadır. XVI. Benedict’in tercihleri olan gösterişli elbiseler ve kırmızı Prada ayakkabıları yerine mütevazı bir tarzı olan Papa Francis seyirciye daha sempatik gösterilmeye çalışılmaktadır. Papalık sarayında değil de küçük bir misafirhanede kalması, yemeklerini çoğu zaman kendisinin yapması, toplu taşıma araçlarını tercih etmesi insanlara yeni bir ümit ışığı gibi gelebilir. Ama dünyanın değiştiği ve Greko-Romen kültürünün etkisindeki Batı’nın dünyanın geri kalanına tahakküm ettiği dönemler geride kaldı. Bütün bu gelişme ve değişimlere bağlı olarak mevcut papanın yetkileri ve etkisi oldukça kısıtlanmıştır. Zaman zaman dünyadaki fakirlik problemi veya çevre problemi ya da Ortadoğu’daki acımasız savaşın yıkımlarına maruz kalan -Hıristiyanlara öncelik tanıyarak- sığınmacılar lehine birkaç söz söyleyebilmekte ama durumun asıl müsebbibi olan süper güçler tarafından dikkate alınmamaktadır.

Üstelik inananlar kilisenin cinsel tacizler gibi kabahatlerini sorgulamaktadır. Papa Francis kardinallerin yapısını daha çok Batı dışı topluluklardan oluşturmaya çalışması ancak merkeziyetçi rejime tehdit olarak algılanmakta ve kilise dışında pek de yankı bulmamaktadır. Bohemian Rhapsody (2018) ve City of God (2002) gibi popüler filmlerin de yönetmeni olan Brezilyalı Fernando Meirelles’in yönettiği “İki Papa” izleyicilerde tarihi gerçeklerden yola çıkan bir yapım imajı uyandırdığını ifade etmek mümkündür. Lakin iki papanın filmin finalindeki gibi bir futbol maçını birlikte seyretmelerinin bile pek mümkün olmadığı bilinen bir gerçektir.

Bu iki karakter aslında kilisedeki iki farklı eğilimi temsil etmekte ve gerçek hayatta birbirleriyle böyle sıcak ilişkiler kurabilmeleri pek mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla, bir sanat dalı olarak sinema papayı, papalığı ve hatta bir dini kendi görüşleri doğrultusunda özgürce yeniden inşa ederek belirli bir çerçeveden dünyaya sunmaktadır. Neticede film, iki papadan birisini diğerine tercih ederek değişim ve yenilenmenin propagandasını yapmaktadır. Son zamanlarda kilise ilgili olarak ortaya atılan cinsel ahlâksızlıklar ve mali yolsuzluk iddiaları karşısında dinden hızla uzaklaşan post-Hıristiyan toplumun dikkatini dine tekrar çekmek amacı taşıyan bu tür filmlerin ne kadar başarılı olabilecekleri sorgulanabilir. Yani, kozmetik sayılabilecek birkaç değişiklik ile iki bin yıllık bir kurumun tekrar rağbet görmesini beklemek pek yerinde bir tutum olmayacaktır. Zaten kilise özelinde Papa Francis’in seçilmesinden bu yana gözle görülür bir değişim gözlemlenememiştir. Yani verilen tavizlere rağmen din yeni papanın hedeflediği şekilde dini, toplumun dini haline getirememiş, Batı yakasında değişen bir şey olmamıştır. İşin özü aslında şudur; hem istifa eden papa, hem de mevcut papa “Roma Hıristiyanlaşmamış ama Hıristiyanlık Romalılaşmıştır” tezini teyit eden bir sürecin parçası olmuşlardır.