Taha Kılınç


Hedefsizlik

28 Ocak 2022 15:09

Geçtiğimiz hafta bölgemizde yaşanan en önemli hadiselerden biri, Yemen merkezli ve İran destekli Hûsîlerin Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) başkenti Abu Dabi’ye düzenlediği füze saldırısıydı. Bir petrol tesisiyle havaalanının hedef alındığı saldırı, Yemen’de Suudi Arabistan’ın başını çektiği Hûsî karşıtı cephede yer alan BAE’ye yönelik bir uyarıydı elbette. Suudi Arabistan topraklarına füze saldırılarını epey zamandır rutin biçimde sürdüren Hûsîler, hedeflerini BAE’ye doğru genişletmiş görünüyor. Suudilerin bile baş edemediği ve durduramadığı Hûsî güruhunu BAE’nin engelleyemeyeceği zaten açık. Tahran ve Sanaa’daki mahfillerin, Abu Dabi’nin sıkıştığı çaresizliği keyifle seyrettiğine ise kuşku yok.

Hadise, zamanlamasıyla da dikkat çekiciydi: Zira BAE yönetimi, son birkaç aydır, İran’ın da aralarında bulunduğu bölge ülkeleriyle ilişkileri onarmak için yoğun bir gayretin içerisinde. BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zâyid’in Türkiye ziyareti keza bu gayretin neticesiydi. Ancak askerî ve fikrî açıdan İran’ın desteğine sahip bir silahlı grubun Abu Dabi’ye füze fırlatması, Körfez’deki siyasî tercihlerin yeniden masaya yatırılacağı, ancak seçeneklerin de giderek azaldığı bir sürecin habercisi.

İran’la Suudi Arabistan arasında, Yemenli masum sivillerin kanları pahasına ve bedenleri üzerinde yaşanan bölgesel rekabetin çok çeşitli neticeleri, coğrafyamızı meşgul etmeyi sürdürecek. Dolayısıyla, bu mevzuya yeri geldikçe dönmek durumunda kalacağız. Ancak ben, daha derinlerdeki bir başka probleme, Ortadoğu coğrafyasının bilhassa Sünnî ülkelerinin karşı karşıya bulunduğu varoluşsal bir riske işaret etmek istiyorum. Bu risk, “harekete geçirici ideoloji” yoksunluğundan doğan hedefsizlik.

Konuyu pratik örneklerle ele alacağım:

Hiçbir toplum, -hele de Ortadoğu gibi sert bir coğrafyada- “ideolojik motor” olmadan varlığını idame ettiremez. Eğri veya doğru, insanların tamamen teslim olacakları, varlıklarını anlamlandıracakları ve gerekirse canlarını bile feda edebilecekleri bir ideoloji, her topluma ve devlete lazımdır. Başka türlü, toplumları bir arada tutmanız ve dağılmayı engellemeniz mümkün değildir.

İsrail, bugün Siyonizm’i “muharrik güç” olarak kullanıyor. Tarihte ve günümüzde Siyonist önderlerin çok ciddi bir bölümü “ateist” veya en azından “agnostik” kimlikleriyle bilinmesine rağmen üstelik. Filistin toprakları bu ideolojik ateşle işgal edildi, hâlâ da aynı retorikle işgal devam ediyor. Hiçbir kutsala inanmayan seküler Yahudilerin, sıklıkla soluğu Kudüs’teki “Ağlama Duvarı”nda alıyor olmaları bu yüzden.

İran aynı şekilde elinde “Şiîlik”i koz olarak tutuyor. Afganistan’dan Nijerya’ya geniş bir sahada İran’ın etkinliği, Şiîliği yaymayı dış politikasının temel hedefi haline getirmiş olmasından kaynaklanıyor. Uygulanan ağır ambargolara ve karşılaşılan türlü güçlüklere rağmen, Şiîliğin mensuplarına aşıladığı ideolojik heyecan, bütün sıkıntılara katlanan ve kendisini “davası için” feda eden kitleleri hem meydana getiriyor hem de radikalize ediyor.

Peki, Ortadoğu coğrafyasında gündemi belirleyen bu iki yıkıcı devletin -İsrail ve İran- karşısında, Sünnî dünyanın çeşitli ülkelerinin kendi halklarına vaat ettiği ve taraftarlarını harekete geçirmekte kullandığı bir ideoloji var mı? Bazı Arap ülkelerinin yaptığı gibi, “Siyasal İslâmcı” addedilerek düşmanlıkların odağına yerleştirilen Müslüman Kardeşler (İhvân) çizgisini boğup, onun yerine sadece turizm, ekonomik refah veya uluslararası ilişkilerde Batı’yla aynı safa durmak, çözülmeyi ve dağılmayı engelleyecek bir çözüm sunabilir mi? Bu sorulara verilecek cevapların mahiyeti, coğrafyamızın istikbalini yakından ilgilendiriyor.

Vaktiyle, Suudiler “Vehhâbîlik” üzerinden Ortadoğu’da ideolojik bir varlık gösteriyordu. Ancak bu zihniyetin İslâm dünyasının ekseriyetiyle yaşadığı pürüzler ve Müslümanların geneline yaklaşımda sergilediği kaba tavır, geniş kitlelerce benimsenmesine engel oluyordu. Yine de, Suudileri “güçlü” kılan, ideolojileriydi. Şimdilerde, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın “Suudi Arabistan’ı Vehhâbî kodlarından kurtarma” adına uygulamaya giriştiği Batılılaşma ve modern dünyaya açılma hamleleri, Suudi toplumunu yıldırım hızıyla “hedefsizleşme”ye sürüklüyor. Vehhâbîliğin panzehrinin körü körüne Batılılaşma olmadığını anladıklarında, çoktan iş işten geçmiş olacak.

Ortadoğu, yüzeyselliğin ve boş vermişliğin coğrafyası değildir. Toplumların önüne, onları zinde tutacak ideolojik bir hedef koyamadığınızda, fırtınalara direnmeniz de imkânsızlaşır. Bugün bölgemizde yaşadığımız karmaşanın temelinde, tam olarak bu yatıyor.

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.