Taha Kılınç


TMT’ye Selam

15 Şubat 2022 09:07

Büyük Britanya İmparatorluğu’nun İstanbul’daki büyükelçisi Austen Henry Layard, 25 Mayıs 1878 günü Yıldız Sarayı’nda Sultan İkinci Abdülhamid’in huzuruna çıkmış ve padişaha Londra hükümetinin bir talebini arz etmişti. İngilizler, Osmanlı devletinin aynı yılın 3 Mart günü Ruslarla imzaladığı Ayastefanos Anlaşması’nı “Devlet-i Aliyye’nin menfaatlerine aykırı” olarak niteliyor, Büyük Britanya’nın Osmanlı’ya yardım edebileceğinin altını çiziyor, ancak bunun için Akdeniz’de bir ikmal ve sevkiyat noktası olarak Kıbrıs’ın idaresinin kendilerine devrini istiyordu. Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Robert Gascoyne-Cecil Salisbury müspet netice elde edeceklerinden öylesine emindi ki, Yıldız’daki görüşmeden iki hafta önce Büyükelçi Layard’a Kıbrıs’a İngiliz birliklerinin yerleştirilmesi için hazırlıklara başlanması talimatını çoktan göndermişti.

Henüz saltanatının başlangıç devresini idrak eden ve çok sayıda birikmiş problemi kucağında bulan Sultan Abdülhamid, İngilizlerin bu teklifine direnmeye çalıştıysa da devletin karşı karşıya bulunduğu tehditler nedeniyle Kıbrıs’ı masaya koymaya mecbur kaldı. 4 Haziran 1878’de İngiltere ile Osmanlı devleti arasında imzalanan sözleşme, Kıbrıs adasının “Padişah adına” yönetimini İngilizlere bırakıyordu. İngiltere de bunun karşılığında, Rusya başta olmak üzere yabancı güçler Osmanlı topraklarına saldırırsa, İstanbul hükümetini desteklemeyi taahhüt ediyordu.

Kıbrıs’ı “tepe tepe” kullanan İngiltere, Birinci Dünya Savaşı patlak verir vermez, Ada’yı ilhak ettiğini duyurdu. Söz konusu ilhak, Lozan Anlaşması (1923) ile Türkiye Cumhuriyeti tarafından da resmen tanındı.

İngiltere 1878’den 1960’da Kıbrıs’ın “bağımsızlığını” kazanmasına kadar geçen uzun süre boyunca, klasik emperyal taktiklerini sahnelemeyi sürdürmüştü. Müslüman Türkler, işgalcilerden yüz bulan Rumların taciz ve saldırılarıyla karşılaşırken, İngilizler 1930’lardan sonra Ada’nın polis teşkilatında Türkleri yoğun biçimde istihdam ederek, Rumların Müslümanlara yönelik nefretinin daha da körüklenmesini sağladı.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitişiyle oluşan yeni konjonktürde yönetilen bölgelere bağımsızlık verilmesi istikametindeki baskılar yoğunlaşmaya başlamıştı. Bu süreçte İngiltere, İslâm coğrafyasının üç farklı noktasında, gelecek on yıllarda artık kördüğüme dönüşecek olan bazı problemleri mayalamakla meşguldü: Hint Alt Kıtası, Filistin ve Kıbrıs. Hint Alt Kıtası 1947’de bağımsızlığını kazanırken Keşmir meselesi ortada bırakılacak, 1948’de Filistin’deki manda sona ererken Araplarla Yahudiler arasındaki gerilim zirve noktaya taşınmış olacak, 1960’ta Kıbrıs bağımsız olduğunda ise Türklerle Rumların çekişmesi artık kontrol edilemez bir hal alacaktı.

İşte bu zor zaman diliminde, İngiltere’nin ve onu takip eden uluslararası toplumun ikircikli tavrından yılan Kıbrıslı Müslüman Türkler, “Ada’yı Türklerden temizlemek” idealini açıkça dillendirmekten çekinmeyen Rumlara karşı kendi başlarına mücadeleye giriştiler. Rumlar 1954’te kurdukları terör örgütü EOKA eliyle 1955’in ilk aylarında Kıbrıs çapında saldırılara başladıktan sonra, Türklerin de kendi direniş örgütlerini kurmaları kaçınılmaz hale geldi. Derken 1 Ağustos 1958’de Türk Mukâvemet Teşkilâtı (TMT) tesis edilerek faaliyetlerine başladı. Üyelerine “mücahit” adı verilen TMT’nin kurucuları arasında Rauf Denktaş (1924-2012) da vardı. TMT’nin sahneye çıkışından önce, ta 1952’lerde Ankara’da temaslarda bulunarak destek arayan Kıbrıslı Türk temsilcilerin, dönemin Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü’den işittiği “Şimdi Yunan ile dostluk vardır, dostluklar zaruridir. Türkiye ayakta olduğu müddetçe size kimse bir şey yapamaz” şeklindeki iddialı sözler de bu bağlamda hatırlanmalıdır.

Demokrat Parti döneminde Türkiye’den yeterince destek alamayan TMT, 27 Mayıs 1960 darbesinden de direkt biçimde etkilendi. Askerlerin oluşturduğu Milli Birlik Komitesi, TMT’yi “Adnan Menderes’in şahsî silahlı ordusu” olarak tanımlıyordu. Bu sebeple, Ada’ya darbeden sonra atanan ve “Türkiye Kıbrıs’ta olay istemiyor!” talimatıyla hareket eden Büyükelçi Emin Dırvana, TMT’nin bütün faaliyetlerini engellemek için elinden geleni yapacaktı. Türkiye’de hâkim olan yeni siyasî zihniyet, Kıbrıslı Türklerin bağımsızlık mücadelesini haksız ve gereksiz buluyor, bunu dile getirmekten de çekinmiyordu.

Tüm bunlara rağmen, 1974’te Türkiye tarafından gerçekleştirilen “Barış Harekâtı”na kadar, TMT Kıbrıslı Müslüman Türklerin Rumlara karşı savunulması noktasında olağanüstü işler başardı. TMT, işgale uğramış herhangi bir toprakta, düşmana karşı neler yapılması gerekiyorsa onları yapmaya çalışan meşru bir direniş teşkilâtıydı.

(Bugün için aslında başka bir konu hazırlamıştım. Ama ismini anmaya bile değmeyecek bir televizyon programcısı TMT’yi diline dolayınca, hafızalarımızı tazelemek şart oldu.)

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.