Taha Kılınç


“İslam dünyası”na dair...

04 Nisan 2022 10:26

Müslümanların mevcut durumuna ve parçalanmışlığına bakarak, bazılarının itiraz ettiği veya anlamsız bulduğu “İslâm dünyası” tabiri, bütün olumsuzluklara ve eksikliklere rağmen yine de somut bir coğrafyaya işaret ediyor. Mağribden maşrıka kadar, Müslümanların asırlardır yaşamaya devam ettiği, ülkeler ve şehirler kurduğu, vaktiyle imparatorlukların hâkim olduğu, anıt eserlerle donatılan, İslâm’ın günlük hayatın rutinine sindiği ve görünür hale geldiği yaklaşık 8 bin kilometre uzunluğundaki kuşağa -kuzeyiyle ve güneyiyle beraber- “İslâm dünyası” diyoruz. “Eski dünya” da tabir edilen bu coğrafya, asırların ötesinden günümüze uzanan serüveniyle, insanlığın bütün öyküsünün en önemli kesitlerinin de yaşandığı bölge aynı zamanda.

İslâm dünyasının tamamını gösteren bir haritayı masasına yayan bir kişi, Fas’tan ta Doğu Türkistan’a kadar, tarihin coşkulu akışını ve çatışmaların şiddetini aynı anda görür. Camilerle, medreselerle, saraylarla… Dağlarla, denizlerle, nehirlerle, göllerle… Farklı ırk ve renklerle… Değişik iklim, bitki örtüsü ve doğal zenginliklerle… Kısacası beşerî kaynak, insan eseri veya tabiat nimeti olarak coğrafyada ne mevcutsa, hepsiyle hemhal olunur. Bakışlara böyle bir derinlik yerleştiğinde ise, artık “İslâm dünyası var mı gerçekten?” sorusunun ne kadar fuzuli olduğu da ortaya çıkar. Çünkü vardır ve orada dipdiri durmaktadır. Her şeye rağmen…

Bu manzarayı rakamlar ve sayısal veriler üzerinden okuduğumuzda, karşımıza çıkan tablonun en çarpıcı unsurları şunlar:

Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 25’i (yani 1,9 milyar) Müslümanlardan oluşuyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kendisini “Müslüman” olarak adlandıranların oranı yüzde 91, Orta Asya’da yüzde 89, Güneydoğu Asya’da yüzde 40, Güney Asya’da yüzde 31 ve Sahra Altı Afrika’da yüzde 30 civarında. Dünya Müslümanlarının yüzde 13’ü (yani 230 milyon) Endonezya’da yaşıyor. Endonezya, Müslüman nüfus yoğunluğu yönünden, İslâm dünyasında liste başı. Güney Asya, tek başında dünyadaki Müslümanların yüzde 31’ine ev sahipliği yapıyor. Müslümanların yüzde 20’si Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşarken, Hindistan dünyanın en kalabalık Müslüman azınlığını (yaklaşık 210 milyon) barındırıyor.

Öte yandan, Müslümanların yüzde 85’ten fazlası Sünnî İslâm’a mensup. Kendisini Sünnîliğin rakibi ve antitezi olarak konumlandıran Şia’nın oranı ise yüzde 10-15 arasında değişiyor. Bazı modern kaynaklar, İslâm dünyasındaki Sünnî-Şiî dengesini yüzde 80’e yüzde 20 olarak da veriyor. Bunların dışında -Umman’ın resmî mezhebi- İbâdîlik, tarihte Fâtımîlerin takip ettiği inanç sisteminin -İsmâilîlik- günümüzdeki uzantıları, Şia’nın Ehl-i Sünnet’e en yakın kolu Zeydîlik gibi yan akımlar da mevcut. Ayrıca bol miktarda modern dinî akım ve hatta beşerî itikat da Müslümanlar arasında boy gösterebiliyor. Onların genel yüzde içindeki temsil oranı ise marjinal seviyelerde.

İslâm dünyasının yukarıda verilen coğrafî taksim ve tarifinde, daha çok klâsik dönem esas alınıyor. Klâsik dönemden, yani imparatorluklar zamanından kalma nüfus yoğunlukları ve inanç haritaları… Ancak bugün, bütün Batılı kaynakların üzerinde ittifak ettiği bir hakikat var: İslâm, dünyada en hızlı yayılan din. Günümüzde iletişim ve ulaşım imkânları böylesine artmışken, “İslâm dünyası” dediğimizde kastettiğimiz sınırların hızlı bir şekilde değişmekte olduğunu da görmek gerekiyor. Mesela şu örnekler:

Yeni Zelanda’da 15 Mart 2019’da gerçekleştirilen cami katliamı, orada yaşayan Müslümanların da “İslâm dünyası” içinde telakki edildiğini gösterdi. Ancak geleneksel tasnife göre, Yeni Zelanda “İslâm dünyası”nın epey dışında. Veya ABD’de, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, Rusya’da… yaşayan milyonlarca Müslüman da keza klâsik “İslâm dünyası”nın haricinde, ancak hepsi de genel Müslüman nüfusa dâhil.

Bütün engellemelere, karalama kampanyalarına ve aleyhte çabalara rağmen, İslâm’ın mevcut yayılma hızı, gelecek yüzyılda “İslâm dünyası” kavramının daha geniş ve çok boyutlu biçimde tarif edileceğini gösteriyor. Bu da Müslümanlar için yepyeni tecrübeler ve yepyeni yüzleşmeler demek. Feraset sahibi olmak, o zamanlara şimdiden hazırlanmayı gerektiriyor.

Mübarek ramazanın huzur ve bereket esintilerinin başlangıcında, sözü İslâm dünyasından açmışken, “İslâm dünyasına nasıl bakmalı?” sorusunu cevaplamazsak, mesele yarım kalır. Çarşamba günü tam bu noktadan devam edelim, nasipse.

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.