İsmail Mansur Özdemir


Üç Kıta ve Üç Ezan Mütalaası: Ezan İslam’ın İstiklal Vesikasıdır

10 Nisan 2022 16:38

Abdullah Bin Zeyd (R.A), gördüğü rüyanın heyecanı ile Suffa’ya koşarak geldi. Rüyasında Müslüman ahalinin mescide ezan ile davet edilişini görmüştü. Rüyasını Hz. Muhammed (S.A.V)’e anlattığında Hz. Peygamber, “bunları Bilal’e de öğret ve O da rüyanda gördüğün gibi okusun!” buyurdular. Bilal-i Habeşi Hazretleri yüksekçe bir yere çıktı ve Abdullah Bin Zeyd’in rüyası ile ikram olunan ezan, İslam ümmetinin çağları aşan bir muazzez çağrısına dönüştü. Çağlar ve değişen beldelerde İslam’ın ve Müslümanların temsil ve varlığının en güçlü işareti olarak ezan bir misyon ve kimliğin ifadesi haline geldi.

İslam dünyasının farklı coğrafyalarında pek çok zaman güçlü bir Müslüman kimliği öğesi ve Müslüman olmanın güçlü bir beyanı olarak ne kadar büyük bir anlam taşıdığını üç kıtadan üç örnekle paylaşmak isterim.

90’lı yılların başlarında Sovyet mezaliminin bittiği ve tüm Türkistan topraklarının öz kimliğe dönmeğe başladığı bir zamanda Kazakistan ile Çin’i ayıran, Almaata’ya yüz kilometre kadar mesafede olan Şehlek Bölgesi’ne gitmiştik. Sovyet doktrinasyonundan kurtulmuş bölgelerdeki Müslümanlarla buluşmak, istişarelerde bulunmak ve dağlık bölgelerdeki kardeşlerimizi ziyaret amacıyla yola çıktık. At sırtında, Müslüman kardeşlerden müteşekkil karma bir grupla, ağır kış şartlarında yol almaya başladık. Yıllar sonra büyük bir özlemle buluştuğumuz kardeşlerimizle Tanrı Dağları’nın nefasetli tadını çıkartıyorduk. Soğuğun etkisini, atımın kokusunu, dağların musikisini, bir de sımsıcak ümmet dokusunu dün gibi hatırlıyorum. Birbirimizin gözlerine nasıl muhabbetle baktığımızı, bu hayır seferinde nasıl cem olduğumuzu, yolu ve azığımızı birbirimizle nasıl kardeşçe pay ettiğimizi dün gibi hatırlıyorum.

Gece sert geçti. Atlarımızı rüzgarın sert estiği tarafa konumlandırıp, aralarında rüzgardan korunurken dağlarda ayağımızı bastığımız buzdan kütle içimize soğukluk verse de özgür dağlarda olmanın büyük bir manevi sıcaklık bahşettiğini söylemeliyim. Sabah namazı vakti geldi ve abdest almak için su aramaya başladık. Fakat -45 derece soğukta tüm su donmuştu. Ahıskalı eski bir savaşçı olan mihmandar İlyas kardeşimiz ise su bulunmadığını ve ateş yakıp bir parça kar eriterek bir miktar su temin edebileceğini ifade etti. Bir atik hamle ile karla abdest almaya yöneldik. Şaşkınlıkla bizi izlemeye koyuldu İlyas. Yüzü de biraz heyecanlı bir hal aldı. Bugün hayatta olmayan sevgili Hamza kardeşimiz abdestini bitirip, ezan okumak için, zirvenin bir kenarına doğru hızla yöneldi. Mihmandar İlyas, “Hamza nereye gidiyor?” diye sordu; biz de “ezan okuyacak” dedik. Ahıskalı İlyas kardeşimiz ezan okumak için bizden müsaade istedi ve “lütfen, ben okuyayım ezanı” dedi. Müsaade ettik. Tepenin yamaca yakın kısmında ezanı okumaya başladı: “Bismillah... Bismillah... Bismillah...” Yaklaşık on defa böyle söyledi ve sonra heyecanla ve bir çocuk gibi mutlu bir şekilde koşarak geldi. “Oldu mu ezan, beğendiniz mi?” dedi. “Ezanın çok güzel oldu İlyas,” dedik. Hamza, kardeş, “bir de ben okuyayım ister misin? bakalım sen de bunu beğenecek misin” dedi. Hamza, uçurumun kenarından zirveye doğru yürüdü ve Tanrı Dağları’nın ayna misali parıldayan yamaçlarına doğru ezanı okumaya başladı. Tanrı Dağları, yetmiş yıl sonra ezan sesiyle yankılanıyordu. “Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, eşhedü En La İlahe İllallah...’’

Ahıskalı mihmandar İlyas’a gözlerim ilişti. Dizlerinin üzerine çökmüş, ağlıyordu. Sonra İlyas dağlara bakarak haykırdı, kendisine has şivesiyle: “Bu dağlar, seksen yıldır kar sularıyla abdest alan gençlere hasrettir, bu dağlar seksen yıldır hasrettir, bu dağlar seksen yıldır bu sese hasrettir! Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, Allah-u Ekber!’’

80 yıla yakın Sovyet Marksist doktrinasyonunu bir çelik kılıç gibi delen, Ahıskalı İlyas’ın öze dönüşünü ve kimliğini ona en yalın haliyle hatırlatan, Tanrı Dağları’nın zirvelerinde bir kırbaç gibi şaklayan sevgili Hamza’nın ezanını dün gibi hatırlarım ve Akif’in “Ezanlar” Şiiri bu halimi pek güzel ete kemiğe büründürür..

Seher vaktinde mevcûdât, nûşîn hâb içindeyken, 
Bu rûhânî nevâ, âfâkı mevcâ-mevc edip birden, 
Muhîtin kalb-i hamûşunda başlar bir hazin şîven . 
Bakarsın her taraf zulmet, fakat bir zulmet-i rûşen ! 
Semâ bîdâr, her yıldız Cemâlu’llâh’a bir revzen.

2010 yılında bir Ramazan ayında, Kenya’da Somali mültecilerinin yaşadığı Hagedera Bölgesi’ne yaptığımız yardım çalışmasının ardından önce Garissa’daki mazlumlara, oradan da Malindi’deki Hıristiyan gruplarca katledilen 400 kadar Müslümanın aileleriyle buluşmaya gitmiştik. Günlerdir evlerinden çıkmaya korkan Malindi’deki Müslüman ahali bizi görünce cesaretle dışarıya çıkmıştı. Ortaya koyduğumuz çok boyutlu  çalışmalarla bölgedeki saldırgan gruplar ve onların siyasi destekçilerinin de gözlerini korkutmayı başarmıştık.

Son günümüzde de Kenya’nın başkenti Nairobi’nin yakınında, Kenya’nın en güçlü kabilesine mensup olan ve sonradan İslam’ı seçtiği için korkunç ızdıraplara maruz kalan Kikuma Kabilesi ile son Ramazan günümüzü geçirmek için bölgelerine intikal etmiştik. Küçük bir topluluk olarak, Nairobi’nin dışında, küçük bir gettoda yaşamaya çalışan Müslümanların bir de küçük bir köy mescidi vardı. Gittiğimizde düzenlediğimiz iftar davetimize tüm ahali icabet etmiş ve hazırlıklarını yapmaya devam ediyordu. Kadınlar odun ateşinde pilav ve etleri pişirirken diğer Kikuma mensupları da kendilerine birer meşgale bulmuşlardı. Kimi odun topluyor, kimi Kur’an-ı Kerim okuyor, kimi bir kenarda sakince bizi süzüp ilk defa gördükleri beyaz Müslümanları hazmetmeye çalışıyordu. Hazırlıklar tamamlandı ve sofralar kuruldu. Ezan vakti geldi ve ezanı okumamız için bize bir davette bulundular. Tam ezana başlayacaktım ki, tüm hoparlör sisteminin caminin içinde olduğunu gördüm ve sordum:

-“ezan sesi dışarıdan duyulur mu?”
-“Hayır” dediler.
-“Peki dışarı versek bu sizin için bir zorluk oluşturur mu?” dedim,
-“hayır” dediler.
-“O halde hoparlörler mescidin çatısına çıkartılabilir mi? Mümkünse öyle başlayalım, lütfen sesini de açalım” dedim.

Altyapı oluşturuldu, hoparlörler çatıya monte edildi, megafonun sesi açıldı. Akşam ezanını okumaya başladım. Hem ezanı okuyor hem Kikuma Halkı’nı izliyordum. Yürekleri ağızlarında... Kırk yiğit sahabenin Mekke sokaklarına çıkışının suretlerini görüyorum simalarında. Gözlerinin içi parlıyor, birbirlerini kucaklıyor, “Allah-u ekber” diye haykırıyor ve birlikte ezanı tekrarlıyorlar. Birlikte okunan ezan hoparlörden Nairobi sokaklarına sızıyor. Hayyeale’s salah” derken bölgede bulunan kiliselerdeki zangoçlar çanlarını dövmeye başladılar. Sonra bir diğeri, sonra öteki... Bölgede bulunan farklı tüm Hıristiyan mezheplerine ait kiliseler çanlarını vurmaya başladılar. Biz de ezanı uzun uzun okuduk. Biz ezan okuduk, çanlar vuruldu...

O gün bugündür, Kikuma Kabilesi ezanı en yüksek sesi ve ruhuna uygun haliyle tüm şehre dinletmeye devam ediyor. Tabi, ezan başladığında çanlar da vuruluyor. Ezan ve çan sesi arasında Kikuma Kabilesi Müslüman nüfusunu arttırmaya devam ediyor. İşte ezanın Afrika’daki muazzam hikmeti ve Safahatta Akif’in lisanıyla şöylece vücut bulur…

İnip vaktâ ki leylin dest-i istilâsı gabrâya, 
Serer dünyâya zulmetten adem şeklinde bir sâye; 
Nazar medhûş, müstağrak giderken zîr ü bâlâya 
Döner, “Allâhu ekber” cûşu yükseldikçe Mevlâ’ya, 
O muzlim sîne-i hilkat tecellîzâr-ı Sînâ’ya!

Ve tarih 2015... Bosna-Hersek’in kuzeyinde, Gorajde şehrindeyiz... Savaşın ardından yirmi yıl geçse de büyük müdafaanın mekanı Gorajde’de her yerde savaştan izler var. Sırbistan’a en yakın şehir olan bu önemli İslam beldesi, 90’lı yıllarda yiğit mücahitleri ve muazzam direnişiyle hatıramızda. Asker ve mühimmat miktarındaki uçuruma rağmen Sırpların rezil olduğu bu coğrafyanın Müslümanları halâ dinamik ve şuurlu! İslam şehrinin temel öğesi ve taşıyıcısı olan cami ve medreselere öncelikle hücum eden Çetnikler’in bomba ve füzeleriyle yıkılan camilerin yerine milletimizce bölgede çok güzel camiler inşa ve hediye edilmiş. Bölgedeki kardeşlerimizi ziyaret etmek ve ortak yapılacak işleri yerinde istişare etmek amacıyla yaptığımız bu ziyaretin sabahında, sabah namazında bu camilerden birine geçtik. Bölge müftümüz, İstanbul tavında bir ezan okumamızı rica etti. Ben de kabul ettim ve yüksek minaresine çıktım. Minaresinden bu yüce direniş şehrinin savaş günlerini yaşamaya başladım. Yüksek tepelerden fütursuzca bir soykırım gayreti ile atılan bombaların sesini duyuyorum dağlarda konuşlanmış hain şebekesi cellatlar gözümün önünde... Ahalinin gayretini ve mücahedesini görüyorum adeta.

Şehrin merkezinde dün olduğu gibi bugün de Müslümanlar yaşıyor. Sırbistan’a bakan tepelerde ise yarım bıraktığı işi tamamlamak istercesine konumlandırılmış Dayton oyununun hediyesi Sırp mahalleleri var. Pek doğal bir halet-i ruhiye ile ezan vakti girdiğinde Sırpların yaşadığı tepeye yönelip İstanbul tavında ezanı okumaya başladım.“ Allah-u Ekber, Allah-u Ekber...

Ezana başlamamla birlikte karanlığı yırtarcasına ve İstanbul tavındaki ezanımı bilircesine Sırp evlerinin ışıkları birer birer yanmaya başladı. Ezanı bitirirken neredeyse tüm Sırp evlerinin ışıkları açılmış, bazılarında camlara ve balkonlara çıkılmıştı. Osmanlı sesini ve İstanbul tavını bilen Sırp ahali, mesajı çok hızlıca almıştı. Ezan bitti; camiye indim. Hamdolsun, cami her zamankinden daha kalabalık... İstanbul tavında bir ezan ile ahaliyi azzam camide toplamayı başarmış, Sırpları tedirgin etmeye muvaffak olmuştuk. O halde bu ezanı ve ruhu ikame etmeyi başarırsak muazzez bir mukavemet ve inşa imal edilmiş olacak inşallah!

İşte bu yaşanmışlıkların tümünün ifadesi ve Ezanın tefsirini Akif’in “Ezanlar” şiirinde ne de muazzam bir tatla buluyoruz…

Zalâm içinde ne âlemler âşikâr etti! 
O yükselen sesi tekrîre başlayıp eb’âd 
Duyuldu sîne-i şebden medîd bir feryâd. 
Semâya çıktı o feryâd, âh-ı ümmet olup! 
Semâdan indi o feryâd, rûh-i rahmet olup! 
Uzaktan andırıyorken, demin, heyûlâyı, 
Semâ’hâne-i leylin birer küçük nâyı

Gibiydi şimdi hayalimde her menâr-ı mehîb... 
O taş yürekte bu sûzişli nağmeler ne garîb! 
O nây-pârelerin sonra hepsi hem-dem olup, 
Uyandı rûh-i sükûnette bir azîm âşûb ! 
Coşunca âlem-i câmidde sayha-i tehlîl , 
Minâreler bana gelmişti sûr-i İsrâfîl : 
Muhîte çekmiş iken dest-i şeb, ridâ-yı memât; 
Uyandı karşıki evlerde lem’a lem’a hayât. 
Uyandı sonra avâlim, uyandı rûh-i sabâh; 
Uyandı hâb-ı ademden birer birer eşbâh; 
Uyandı bende de bir şeb-çerâğ-ı zulmet-sûz , 
Ki tâ ebed olacak feyz-i Hak’la sîne-firûz . 
Tasavvur eylemem artık zevâl o meş’al için... 
Meğer ki nûr-i İlâhî edip gitsin!

İşte üç farklı kıtada bir ibadet çağrısının ötesine geçen, İslam’ın kimlik ve inkişafının delili olan ezan... Ve tüm İslam yurtlarında Müslümanların ikbal ve istikbalinin varlık ve temsilinin yegane işareti olarak ezan... Ezana hasret Avrupa Müslümanlarının hüzünleri ve namaz çağrısını açık alanlarda yapamadıkları için duydukları ızdırabı hepimiz yakından biliriz.

O halde ezan bir istiklal vesikasıdır.

İslam ümmetinin her gün beş defa “an”a, mekana ve insana vurduğu nurlu mührüdür.

“Bu ezanlar ki, şahadetleri dinin temeli,
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.”