Taha Kılınç


IMF’nin Eli

10 Nisan 2022 16:44

Uzun süredir yaşadığı siyasî krizin yanında, son yıllarda ekonomik yönden de iflasa sürüklenen Lübnan, Uluslararası Para Fonu’yla (IMF) taslak bir kredi anlaşması için mutabakata vardı. IMF, 3 milyar dolar tutarındaki kredinin onaylanması için Lübnan’dan bazı yapısal değişiklikleri gerçekleştirmesini beklediklerini vurguladı. Yapılan resmî açıklamaya göre, “Beyrut yönetimi, en acil sekiz reformu hemen tatbikata geçireceğinin garantisini verdi.” Ancak IMF’nin söz konusu taleplerinin nasıl yerine getirileceği merak konusu. Zira Beyrut’ta, kredi karşılığında dayatılan “yapısal reformlar”ı uygulamaya koyabilecek bir hükümet iradesi mevcut değil. Menfaatleri çatışan tarafların birbirinin boğazını sıktığı Lübnan’da, hal-i hazırdaki kaosun temel sebebi, ülkenin düze çıkması noktasında ortak bir paydada buluşamamak zaten.

IMF “reform yoksa kredi de yok” diyedursun, Lübnan’ın gündeminde aynı zamanda 15 Mayıs’ta düzenlenmesi planlanan bir de genel seçim var. Seçmenin siyasî çözümden tamamen ümidini kestiği bir atmosferde, seçimlerin de müsamereden bir farkı bulunmuyor. Sandıklardan çıkan sonuç, üstelik aylarca sürebilecek hükümet krizlerini ve kıyasıya pazarlıkları da beraberinde getiriyor. Lübnan’da herkesin üzerinde mutabık kalabileceği bir kabineyi oluşturmak neredeyse “mucize” olduğundan, IMF, müstakbel krediyi takdim için yeni hükümetin kurulmasını beklemek durumunda kalacak. O da kim bilir, ne zamana kadar…

Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn (Katolik Hristiyan), Başbakan Necîb Mîkâtî (Sünnî Müslüman) ve Nebîh Berrî (Şiî Müslüman), IMF’nin öngördüğü reformların hızla hayata geçirileceğini deklare ettiler, ancak hiçbir kaynak söz konusu açıklamaları ciddiye almadı. İşin gülünç yanı, Lübnan’daki siyasî sistemin tıkandığı ve ülkenin bir parçalanmaya doğru gittiği düşüncesi o kadar yerleşmiş durumda ki, bizzat Başbakan Mîkâtî, geçtiğimiz mart ayında 15 Mayıs’taki seçimlerde adaylığını koymayacağını çoktan açıklamıştı. Mîkâtî’nin, kendisinin bile inancını yitirdiği bir sistemin içinde, IMF’nin taleplerinin yerine getirileceğini söylemesi, elbette güven uyandırmıyor.

Öte yandan, Lübnan hükümet kaynakları, ekonomik krizin “önemli ölçüde” çözülmesi için 70 milyar dolarlık bir kaynağa ihtiyaç duyulduğunu kaydediyor. Altyapı, ulaşım, katı atık dönüşümü, turizm, haberleşme ve enerji gibi sayısız alanda devasa boşluklar oluştu. Dolayısıyla, IMF’nin kredisi Beyrut’un eline geçse bile, bu cüzî miktarın hangi sorunu halledeceği meçhul.

Bunca olumsuz ve karamsar tablonun içinde, geçtiğimiz hafta önemli bir ses, Lübnan’ın yuvarlandığı uçuruma dair cesur değerlendirmelerde bulundu. Lübnan Müftüsü Şeyh Abdullâtif Diryân, “Yolsuzluğa bulanmış bir kliğin, son 100 yılda kazanılan ne varsa hepsini yok ettiğini” vurguladı. Ramazan ayının gelişi sebebiyle yaptığı geleneksel konuşmanın önemli bir kısmını Lübnan’ın mevcut manzarasının tasvirine ayıran Diryân, bahsettiği “yolsuzluğa bulanmış kliğin” kim olduğuna ismen işaret etmese de, “Arap ülkeleriyle ilişkilerimizi mahvettiler ve Lübnan’ın millî kimliğinin yok olmasına yol açtılar” derken, adeta İran’ın Lübnan’daki aparatı olan Hizbullah’ı kasteder gibiydi. Diryân’ın “Anayasal düzeni kendi kişisel kazançları ve politik hesapları için hasara uğrattılar” sözleriyle hedef aldığı kimseler ise, Lübnan’daki siyasetçilerin neredeyse tamamıydı.

1943’te Fransa’dan bağımsızlığını kazanan -ancak hiçbir zaman gerçekte bağımsız bir ülke olamayan- Lübnan’ın başından beri en büyük sorunu, ülkenin birliğini savunan ve yabancı güçler hesabına çalışmayan liderlerin azlığıydı. Zaman zaman sahneye çıkan karizmatik ve toparlayıcı isimler de, suikastlarla ortadan kaldırıldılar. Kurucu Başbakan Riyâd Sulh (1951), Dürzî politikacı Kemal Cumblat (1977), âlim ve davetçi Subhî es-Sâlih (1986), Lübnan Müftüsü Hasan Hâlid (1989), İç Savaş sonrası ülkeyi ayağa kaldıran eski Başbakan Refîk Harîrî (2005) ilk akla gelen isimler…

Velhasıl, en büyük eksikliğin “ortak vatan duygusu” olduğu bir ülkede, IMF’nin uzattığı yardım eli, mevcut manzarayı daha da karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramayacak gibi görünüyor.

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.