İsmail Mansur Özdemir


İnsani Diplomasi’de Zorunlu Stratejik Dönüşüm - “İnsani Yardımdan Kalkınma ve Üretim Odaklı Yardıma Geçiş”

14 Nisan 2022 13:13

Uzun zamandır yazmayı arzu ettiğim bir konuyu kaleme almak istiyorum. Tartışmasız insanlığın ortak sorunları ile ilgili başlıkları çıkartacak olsak yoksulluk ve açlık öncelikli sorunlardan biri olarak önümüze çıkacaktır. BM istatistikleri açlık çeken insan sayısının 2022 itibariyle 1 milyara yaklaştığını ifade ediyor. Bu korkunç bir sayı ve her geçen gün de eksilmiyor, artıyor.

Açlık ve yoksulluk kendi başına bir problem olmakla birlikte başka yapısal problemlerin bir sonucu olarak da ortaya çıkıyor. Savaş gibi anlık sorunlar yanında yapısal ve küresel boyutları olan da bir problem. Özellikle Afrika başta olmak üzere Asya, Latin Amerika ve Karayipler’de yaşanan açlık ve yoksulluk sorunu küresel emperyalizmin sömürgecilik faaliyetlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Açlık sorunu ile yüzleşen ülkelerin; tarımsal faaliyet için ihtiyaç duydukları arazi, su ve insan kaynağına rağmen hareket edemiyor ve kendilerine yetecek üretimi yapamıyor olmalarının içsel, yapısal ve emperyalist süreçle çok yakın bir ilgisi var. Uzun zaman boyunca sömürge sürecini yaşamış coğrafyalardaki insanların üretim kabiliyetleri yanında özgüvenleri de yoğun şekilde hırpalanıyor. Emperyalist unsurlar eliyle bölgelerde bırakılan yönetim aklı, mevzuat ve modern sömürge aktörleri eliyle üretim becerisini var etmeye yönelik hiçbir gayret var olma imkânı bulamıyor. Dikkatle bakıldığında bu coğrafyalarda ki en temel ve öncelikli sorun alanının insan olduğu görülüyor. İnsan için ise en zor durum sömürgecilerin Afrika’ya bir hediye olarak bıraktığı Çaresizlik Sendromu.

Çaresizlik Sendromu, insanın en derin girdabı. Küçük bir analoji yaparak durumu daha net anlayabiliriz. ‘ Bir fili evcilleştirmek için küçük bir yavru iken bir kazığa bağlarlar. Biraz gayret eden fil başaramayınca bu duruma teslim olur. Kazığı yerinden oynatamayacağına inanmış fil, kocaman olduğunda da kazığı yerinden sökemeyeceğine teslim olmuş olur.’ İşte çaresizlik sendromu yenilginin baştan kabul edilmesi ile yaşarken ölmektir. İnsan eliyle insana hediye edilen bir illet olan bu durum, var olabileceğine, üretebileceğine ve makûs kaderin değiştirilebileceğine olan inancın örselenmesi anlamına da geliyor. Aslında sömürgeci güçlerin bu bölgelere hediye ettiği bu en büyük travma bugün dünyanın açlıkla ve yoksullukla yüzleşen bu bölgelerini yiyip bitiriyor.

Afrika başta olmak üzere Asya, Latin Amerika ve Karayipler’deki yoksul bölgelerde açlıkla mücadele konusu da yine Batılı emperyalistler eliyle yapılıyor ve Uluslararası kuruluşların yaygın yöntemi de gıda dağıtım programları. Üretme becerisi yanında özgüvenleri hırpalanmış ve üretim kaynakları ellerinden alınmış toplumlara sömürgecisi eliyle bahşedilen iyilik ise tüketeceği miktar ya da daha azı kadar gıda vermek. Uluslararası yardımın ana odağını gıda yardımları oluşturuyor. Bu, yoksulluğun sınırları ile alakalı bir durum olmakla birlikte aynı zamanda bir küresel strateji ve adeta yoksulluğu belli bir düzeyde tutmaya ve insanlığın bir kısmının diğerlerine mahkûm olmasını temin gayreti ile yapılmış bir strateji.

Ülkemiz de, bu devasa hacimdeki küresel yoksulluğu; kamu ve kamu dışı kurumları yoluyla izliyor. Ve son rakamlar gayrı safi milli hasılaya oranla ülkemizin bu yardımlar konusunda açık ara birinci olduğunu da gösteriyor. Dünya halklarının durumlarına yönelik ilgimizin pek çok güçlü sebebi var. Bunlardan en önemlisi dini hassasiyetler, küresel düzlemde geçmiş tarihsel deneyimlerden ve rollerimizden kaynaklı siyasal hikâyemiz, bilincimiz ve pek tabi toplumsal karakterimiz. Bu donanım bizi küresel açlıkla mücadele sürecinde oldukça etkin olmaya sevk ediyor. Ülkemizin küresel düzeydeki etkin insani diplomasisi bu sebeple ağırlıklı olarak insani yardım üzerine oturuyor. Bu tartışmasız çok değerli bir çaba; insani yardım kuruluşları yanında ülkemiz kamu kurum ve kuruluşları da insani yardım odaklı bir kamu diplomasisini oldukça benimsiyor.

Buradan başlayarak her uluslararası yardım çalışmamdan sonra düşündüğüm bir noktayı tartışmak istiyorum. Yukarıda da uzun uzun ifade ettiğim gibi, anlık ortaya çıkan durumlar -afet ve savaşlar- hariç olmak üzere açlık ve yoksulluk; bir başka güç ve otoritenin emperyalist sömürgeci çabalarının sonucunda ortaya çıkıyor ve zamanla sömürdüğü coğrafyanın tüm üretim becerisini ve alt yapısını ortadan kaldırıyor. Bir yan sorun olarak ortaya çıkan açlık sorununa küçük dokunuşlar yaparak sorunu sürdürme yolunu seçen emperyalist unsurlar asla ana problemin ortadan kaldırılmasına yanaşmıyor. Batılı ülkeler eliyle paylaşılmış hiçbir ülkede sömürgecisi tarafından kapasitesini ve üretme becerisini temine yönelik bir çaba ortaya çıkmıyor. Bu halde yapısal temelleri olan her yoksulluk ve açlık sorunu problemin ana kaynağına giderek çözülebilir. İşte tam burada ülkemizin tüm kuruluşları ile birlikte yöneldiği gıda yardımı odaklı uluslararası yardım programı yapısal çözümlerin ötesinde andaki problemi çözmeye yönelen bir boyutta kalmış oluyor. Pek çok örnek de verebileceğim bu konuyu dikkat çekici bir örnekle anlatmak istiyorum.

Afrika’daki kadınların hayatını zora sokan hastalıklardan biri “Obstetrik Fistül” hastalığı. Hamilelik ve doğum sonrasında ortaya çıkan bu hastalık Afrika başta olmak üzere Asya, Latin Amerika ve Karayipler’deki kadınların başının belası. Kurban çalışması vesilesi ile gittiğim bir Afrika ülkesinde kurban eti dağıtımı için şehrin hemen dışında bir getto olduğunu söylediler. Bu gettonun hangi türden bir sosyal problem sebebiyle oluştuğunu sorduğumda da adını koyamadan fistül hastalığına yakalanan ve eşleri tarafından evlerinden çıkartılan binlerce kadın sebebiyle oluştuğunu ifade ettiler. Hastalanan eşlerini evlerinden çıkararak yeni eşler edinmeleri sebebiyle ve tedavi olunamadığı için de devasa sayılara ulaşan bu kadınların şehrin dış kısmında bir getto oluşturduklarını öğrendik. Hem bu gettoyu görmek hem de yardım çalışmasını yapmak için bölgeye intikal ettik. Binlerce Müslüman kadının olduğu bu bölgeye gidince gözlerime inanamadım. Genç, orta yaşlı ve hatta yaşlı kadınlardan müteşekkil ve binlerce çocuğun da olduğu bir küçük kent adeta. Hepsinin ortak özelliği Fistül hastalığı sebebiyle eşleri tarafından evlerinden çıkartılmış olmaları. İnsanın aklına geliyor. “Peki, burada hiç mi doktor yok” diye sorduğumuzda, olduğunu ama Hristiyan erkek doktorlar olduğunu ifade ettiler. Müslüman Afrikalı kadınlar, erkek ve Hristiyan bir doktora kadın hastalıkları ile ilgili ameliyat olmaktansa yaşam boyu devam edecek gönüllü bir mahkûmiyeti kabul ediyorlar ve sonuç devasa bir getto. Elimizdeki kurban etlerini verirken ülkemizden pek çok yardım kuruluşunun da bölgede yardım çalışması yaptığını öğreniyoruz. “Peki, bu getto ne kadar zamandır var” diye sorduğumuzda, 30 yılı aşkın diyorlar. Evet işte gerçek bir travma ve biz Türk kuruluşlarının bölge ile ilgili yüklendiğimiz sorumluluk her yıl mütemadiyen bölgede gıda ve kurban eti dağıtmak. Bu örneği düşündüğümde bir şeyi yanlış ya da eksik yaptığımıza kanaat getiriyorum. Her yıl bu kadar açık bir gerçeği bilip Afrika’nın o bölgesinde gıda ve kurban yardımı yapmayı pek kafam almıyor. Tüm kuruluşlarımızın bir önceki ziyaretteki görevlilerden farklı yeni gönüllü ve profesyonelleri ile bölgeyi yeniden keşfedercesine gitmesini ve bol fotoğraflı yardım organizasyonlarını pek içime sindiremiyorum. Bu yaklaşım; ana gerçeği, yapısal sorunu ısrarla görmeyip tali bir alan ile bir pansuman ile meşgul olmak gibi geliyor. Bu ülkedeki problem belli ki Fistül hastalığına bağlı ortaya çıkıyor ve yapılması gereken de belli. Yardım çalışması olarak bölgeye intikal ettirilen kaynağın çok daha azı ile karşılanacak finans sayesinde yapılacak bir proje. Bölgeden her yıl seçilecek 5 kadar akıllı kız öğrencinin yakın bir bölgede partner bir kuruluş himayesinde Tıp eğitimi alması ile çözülecek insan kaynağı sorununa bir de orta ölçekli bir klinik inşası desteği verildiğinde gettodaki tüm kadınlar yanında, gelecekte ortaya çıkacak tüm hastalıklarda kontrol altına alınmış oluyor. İşte bu bakış açısı ve çözüm şekli Müslümanca tabiatımıza, ümmet anlayışımıza, tarihi rolümüze ve profesyonel perspektife çok daha uygun geliyor. Bu şekilde sorunun ana kaynağına gidilerek problem ortadan kaldırılmış ve Müslüman bir coğrafyada inşa edici bir rol oynanmış oluyor.

Yukarıdaki örnekten hareketle dünyanın yoksul bölgelerinde sorunların yapısal kaynağına yönelmek gerekiyor. İnsani yardım; kendi bağlamında değerli olmakla birlikte, sorunların yapısal kaynağına yönelmeyen bir yardım biçimi olarak stratejik bir anlam taşımaktan çok uzak. Bu konuda her insani yardım kuruluşunun söyleyecek sözü olmakla birlikte; kolay bir çalışma biçimi olması, mali transfer odaklı bir çalışma olduğu için vasat insan kaynağı ve ekiple yapılması, ekonomik karlılık, yönetilebilirlik, kolay ve pratik olması sebebiyle kuruluşlar tarafından tercih ediliyor. Hatta son dönemde şahıs kuruluşu sayılabilecek yapıların ve yardım sahasında kurulan oluşumlarla bu sürecin daha da kolaylaştırıldığını da görüyorum. Son dönemde Afrika’daki kuruluş ve partnerler de bu gerçeği ülkemiz kuruluşları ile paylaşsalar da ülkemiz kuruluşları insani yardım odaklı çalışmaya devam etme eğilimindeler. İnsani Yardım Kuruluşları’na sorulduğunda ise bu konudaki eğilimin donörlerden (yardımseverler) kaynaklandığını ifade ediyorlar. Ben bu konudaki tercihin sadece donör eğilimleri kaynaklı olduğunu düşünmüyorum, bu ülkemizdeki kuruluşların bir kısmının eğilimleri ile açıklanabilir. Zira eğer nitelikli projeler yapılsa ya da yapılanların sonuçları, anlam ve değerleri halkımıza anlatılsa kaynakların (zekat, sadaka, bağış) bu projelerde daha büyük anlamlar ifade edeceği izah edilse ve kuruluşlar bu konularda takip edilse kesinlikle bağışçıların yardım algılarında, perspektiflerinde değişimler ortaya çıkacaktır. Zaten bu konuyu bağışçının üzerine atmak biraz da kolaycılık oluyor.

Ülkemiz açık ara farkla insani diplomasi konusunda birinci ise bu kaynak ülkemiz insanı tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak verilen kaynaktır. Bu kaynağın tarihsel bütünlüğümüz, küresel gelişmeler ve ihtiyaçlar, öncelikler ve yukarıda uzun uzun anlatmaya çalıştığım yapısal sorunları odaklayan bir yapıda teşekkül etmesi beklenir. Tüm dünyada devam eden küresel operasyonlara karşı kardeş, soydaş ve dindaş topluluklarının var oluş ve direnç kapasiteleri yanında, üretim melekelerinin artırılmasını esas alan bir stratejik dönüşüm insani diplomasi için kaçınılmazdır. Kalkınma ve üretim kapasitesi yanında özellikle insan kaynağının gelişimini esas alan çalışmalar insani diplomasi ve kamu diplomasisinin odağını teşekkül ettirmelidir. Ülkemiz kaynaklarının efektif, sonuç odaklı ve küresel emperyalizmin hedeflerini saptıracak bir anlam kazanması ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Bu şekliyle stratejisi olmayan, ülkemizin bölgesel kalkınma ve stratejilerinden uzak, kendi içinde var ettiği işin sonuçlarını ve etkilerini ölçmeyen bir uluslararası yardım ummanda eriyip gidecektir.

Yapılan yardım ve çalışmaların bölge, ülke seçimlerinin; öncelikler yanında teknik ve derinlikli saha ve bölge bilgilerine dayanması gerekir. Ortak koordinasyon ve işbirliği içinde yapılmayan yardımlarda belli bölgelerde yığılmalar ve duplikasyonlar (tekrarlar) olacağı gibi asıl ihtiyaç sahibi bölgelere ulaşılamayacaktır. Tüm insani yardım kuruluşlarının bölgesel yığılmaları önlemek amacıyla kendi aralarında ve devletle istişare ve işbirliğini esas alan bir yapısal teşekkül oluşturmaları gerekir. Katıldığım pek çok yardım çalışmasında bölgesel yığılmalar görmüştüm. Örneğin Kurban döneminde bölgesel hassasiyetleri yeterince çalışmadan ve istişaresiz bir şekilde fiyatları ekonomik olduğu için yönelinen bir Afrika ülkesinde halkın Kurban sonrasında ihtiyaçlarını karşılayacak hatta tarımsal faaliyetlerinde kullandıkları hayvanlarının bile Türk STK’ları eliyle kurban edildiğini görmüştüm. Bu türden bir faaliyet stratejik olmadığı, değer yaratmadığı gibi bir ülkenin hayvan ekosistemini tüketerek zarar bile verebilmektedir. Unutulmaması gereken bir nokta da şudur ki, milyonlarca kurban keserek dünyadaki açlık bitmez. Kurban sembolik bir ibadettir, bu kesimlerde ülkelerin hayvan sayıları göz önüne alınmalıdır. Mutlaka, bölgelerde bulunan “TİKA” başta olmak üzere ilgili ülke yetkilileri ile temas edilmeli; ülke, bölge öncelikleri yanında ülkedeki hayvan eko-sistemi göz önünde tutulmalıdır. Yıllar önce Somali’de İŞİD unsuru olan Eş-Şebab hareketi Türkiye karşıtı propagandasını Türk STK’larının bölgedeki hayvanları yok ederek Somali halkını yoksullaştırmak istediği üzerine oturtmuştu. Ülkemizin tüm kurumları ile inisiyatif aldığı ve ciddi kalkınma desteği sunduğu bir ülkede, STK’larında bu politika ile uyumlu bir rol oynaması beklenir. Bu sebeple yurt dışında alınacak her inisiyatif derinlikli bir aklın ve çalışmanın ürünü olmak zorundadır.

Salt yardım odaklı bir insani diplomasinin uzun yıllar küresel yapılar eliyle yardım almaya mahkûm edilmiş bölgelerde, sadece alma ilgi ve merakını besleyecek ve yoksulluğu sürdürecek bir forma dönüşme gerçeği akılda tutulmalıdır. Bu sebeple her insani yardım çalışması üretimi esas alan bir program ile desteklenmelidir. İnsanların çalıştıkları ve ürettikleri için ödül ya da karşılık alacakları bir dönüşüm sağlanmalıdır.

Her yapılan insani diplomasi faaliyeti bir etki oluşturacaktır. Özellikle üretim ve kalkınma temelli yardım çalışmalarının yarattığı etkiyi takip çok önemlidir. Şu ana kadar yapılan yardımların etkilerini ölçen bir ölçek geliştirilmemiştir. Belli zamanlarda yapılan hizmetin ve yardımın etkisi ölçülmeli ve ara ara izlenmelidir. Bir yardımın ve kalkınma desteğinin bölge insanının yaşamında yarattığı etki takip edilmelidir. Özellikle açılan kuyu, okul, mescit ve medrese, klinik gibi yapıların takip edilmesi sağlanmalıdır. Açıldıktan sonra kurumuş bir kuyunun süreç içerisinde yaratacağı olumsuz imaj faydasından çok olacaktır. Teknik ve sıhhi şartlara uyulmayarak açılan ve üzerinde ülkemiz bayrağı bulunan bir su kuyusu ülkemiz imajını örseleyen bir unsura süreç içerisinde dönüşebilecektir. Bu sebeple insani yardımlar ve kalkınma yardımlarında nitelikli ön hazırlık, kaliteli işçilik, yerel şartlara uygunluk kadar izleme ve takip çok önemlidir.

Sonuç Yerine…..

Ülkemizin yurt dışında ortaya koyduğu kamu diplomasisi bir bütündür. Faaliyetlerin bütünlüğü kadar, kuruluşların da bir işbirliği içinde hareket etmesi zorunluluktur. Kullanılan ekonomik kaynak milletimizin ortak servetidir. Küresel sorunlarla mücadele ortak bir strateji ve işbirliğini zorunlu kılar. Kamu ve kamu dışı kuruluşların ortak bir strateji ile hareket etmesi işin değerini ve niteliğini artırır. Kamu diplomasisinin bir ayağını oluşturan insani yardım küresel sosyal politikaların sadece bir aracıdır ve sınırlı etki yaratır.  Bu sebeple kalkınma ve üretimi esas alan ve özellikle nitelikli insan kaynağını var etmeyi hedefleyen bir insani diplomasi çalışmasına geçilmelidir. STK’ların özgünlüğü yanında stratejik yönetim ve kadrolarla çalışmasını temin edecek bir zihinsel devrime yönelmesi gereklidir. Ülkemiz kaynaklarının kontrolsüzce yurt dışına taşınması, stratejisi olmayan bir yardım kurgusu ile hareket edilmesi öncelikle STK’lar tarafından tartışılmalı ve ortak bir koordinasyon kurulması temin edilmelidir. Yapısal durumlar yanında, dönemsel ve bölgesel çalışmaların yapıldığı bir koordinasyon yapılanması STK’lar için büyük faydalar sağlayacaktır.

Mali Eylem Görev Gücü “FATF’ın” kararları ve uluslararası yardımların izlenmesi konusundaki küresel takip ve mevzuat; profesyonel bir aklı ve çalışma kültürünü zorunlu kılmaktadır. Bir miktar yardımı alıp, ülke ülke dolaşıp ön analiz yapılmadan yapılan yardımların toplamda stratejik etki yaratıp yaratmadığına bakılmalıdır. Özellikle yapılan yardımların etki ve sonuçlarını izleyecek birimlerin kurulması, insan kaynaklarının; devletinde katkısı ile bir eğitim ve gelişim programından geçirilmesi gereklidir. Gönüllülük kapsamında görev yapanların da bir gönüllü hazırlık ve gelişim programına alınması ve ortaya çıkacak sorunlar konusunda gönüllü mevzuatı uygulanmalıdır.

İnsani yardım değerlidir, anlamlıdır ve literatürlerde insan onur ve haysiyetini korumaya yönelik bir defaya mahsus yardımlar olarak tanımlanır. Bir bölge hiçbir kalkınma ve gelişim programı uygulanmadan ısrarla insani yardım -gıda programı- ile destekleniyorsa bölgesel endikasyonlar ve sorunlar derinleştiriliyor ve bölge halkı almaya alıştırılıyordur. Bu durum yoksulluğu sürdürmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu sebeple insani yardım yapan kuruluşlar aynı zamanda kalkınma yardımı ve insani diplomasi konusunda da uzmanlaşmalı ve bunları esas çalışması haline getirmelidir. İnsani yardım bir zaruret olarak yapılmalı fakat tüm kaynak ve imkânlar bu alanda sarf edilmemelidir. Her insani yardım programı, açlığı ve yoksulluğu ortadan kaldıracak destekleyici bir kalkınma programı ile bütünleştirilerek yönetilmeli ve Türkiye’nin yurt dışındaki yüz akı olan insani yardım kuruluşları bu konudaki zihinsel ve yapısal devrimlerini geciktirmemelidir.