Taha Kılınç


Baraj Kapağı

22 Nisan 2020 23:02

Zannediyorum 2012 yılıydı. İstanbul’da düzenlenen Ortadoğu konulu uluslararası bir toplantıda, boş salonlardan birinde tek başına otururken bulmuştum onu. O günlerde ismi sürekli gündemde olduğu için, o yapayalnız haline çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Belki “flaş” birkaç cümle koparırım heyecanıyla yanına gidip konuşmaya çalıştığımda, ağzını açtırmak bile mesele olmuştu. Gözlerini sabit bir noktaya dikmiş, hareket etmeden öylece duruyordu. Söylediklerimi tam olarak duyduğundan emin değildim. Dudaklarından isteksizce -adeta zorla- dökülen kelime kırıntılarına “söz” demeye ise bin şahit isterdi. Gayretimin, onun kendi etrafına ördüğü kalın duvarı aşamayacağını fark edince iletişim çabasından vazgeçmiştim. Hatıra fotoğrafı çektirirken de duruşunu bozmamıştı. Ben objektife doğru bakıp gülümserken, onun gözleri yerdeydi, yüzünde de herhangi bir ifadeyi yakalamak mümkün değildi.

Muammer Kaddafi sonrasındaki geçiş döneminde Libya’ya liderlik eden Mahmûd Cibrîl’in, koronavirüs sebebiyle -68 yaşında- öldüğü haberini okuduğumda, sekiz yıl önce onunla diyalog kurmaya çalıştığım yukarıdaki sahne yeniden zihnimde canlandı. “Gölge adam” olarak yaşayan ve dünyanın görünmez bir virüsün pençesinde kıvrandığı ilginç bir zamanda son nefesini veren Cibrîl, ülkesinin siyasî serüveninde oynadığı kritik rol nedeniyle, -büyük bir şans eseri- Ortadoğu tarihine de geçti.

Kaddafi’nin kendi halkı tarafından linç edilerek öldürülmesinden üç gün sonra, 23 Ekim 2011’de “Libya Ulusal Geçiş Konseyi”ndeki başkanlık görevinden istifa eden Mahmûd Cibrîl, o tarihten itibaren vaktinin çoğunu Mısır’da geçiriyordu. Cemal Abdunnâsır ve Enver Sedat dönemlerinde içişleri bakanlığı yapmış Şa’râvî Cumua’nın kızıyla evli olduğu için, Mısır, onun ikinci vatanıydı. Libya’nın Kaddafi’nin ardından sürüklendiği iç savaş ve kaos, Cibrîl’in Mısır’daki ikâmetinin de görünürdeki gerekçesiydi. Haber bültenlerinde yer aldığına göre: 21 Mart’ta kalp krizi şüphesiyle Kahire’de hastaneye kaldırılan Cibrîl’e üç gün sonra koronavirüs teşhisi koyulmuş, 5 Nisan’da da hayatını kaybetmişti.

Ekonomi ve siyaset bilimi eğitimi aldığı Kahire Üniversitesi’nden 1975’te mezun olan Mahmûd Cibrîl, aynı alandaki doktorasını ABD’de, Pittsburgh Üniversitesi’nde tamamlamıştı. Çeşitli Arap ülkelerindeki iş tecrübelerinden sonra Libya’ya dönen Cibrîl, 2007-2011 arasında, Kaddafi yönetiminin ekonomi ve planlama danışmanıydı. Özellikle Seyfülislâm Kaddafi’yle yakınlığı nedeniyle, dönemin hükümetlerinin özelleştirme ve diğer politikalarını etkilemişti. “Arap Baharı” sürecinde Kaddafi’ye karşı halk ayaklanması patlak verdiğinde, ilk saf değiştirenlerden biri Cibrîl oldu. Kurduğu “ulusal ittifak”la Kaddafi’nin devrilmesine çalışırken, bir yandan da Avrupa ülkelerini turlayarak, “Libya’nın demokrasiye geçişi”nde yardım ve destek istedi. Sonrasında yaşananlar, malum.

Mahmûd Cibrîl, ülkesinden uzakta hayata veda ederken, Libya’nın daha kötü zamanlara savrulmasını görmekten de kurtulmuş oldu.

***

Muammer Kaddafi ve Saddam Hüseyin gibi devlet başkanlarını değerlendirirken, “Onlar gitti, ülkeleri mahvoldu. Onlar varken, problem yoktu” şeklinde bir yorum türü mevcut. Bu bakış açısı, sonrasındaki gelişmelerin fenalığına bakarak, öncesinin “mutlak güzel” olduğunu var sayan basit bir ezber aslında. Tarihteki her gelişmenin, kendi içinde sıkı sıkıya bazı kurallara bağlı, şaşmaz bir sebep-sonuç zinciri içinde gerçekleştiğini hiç unutmadan, şunu söylemek daha makul görünüyor:

Kaddafi ve Saddam gibiler, zaman zaman açılıp biriken suyu azaltmakla görevli olduğu halde hiç açılmayan ve damla bile sızdırmayan baraj kapakları gibidirler. Barajın arkasındaki su birikir, birikir… Ve sonunda o kuvvetli basınçla duvar patlar, her yer sele boğulur. Diktatörlerin başına buyruk yönetim tarzları ve halklarına muamelelerindeki acımasızlık (örneğin, baskı ve zulüm öylesine yoğunlaşır ki, ezilen kitleler “Biri bizi kurtarsın, kim olduğu önemli değil!” diyecek hale gelir), onların trajik akıbetlerini kaçınılmaz hale getirir. Dolayısıyla, kendilerinden sonra yaşanan karmaşa ve kaosta, iktidardayken attıkları bazı adımların ve ihmal ettikleri şeylerin direkt sonuçlarını görmek mümkündür.

Bu acıklı manzaraya bakınca, Ortadoğu halkları açısından sorulacak soru ise şu:

Diktatör yumruğu, işgalci çizmesi veya iç savaş dışında, dördüncü bir yol yok mu? Veya, bu dördüncü yola kafa yoranlar, bunun için dikkatle ve sabırla çalışanlar var mı?


(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.