Mustafa Kaya


Dış Politikaya Format Atmak

22 Nisan 2020 23:03

Bundan iki ay önce dış politika Türkiye’de bütün tartışmaların önüne geçmiş ve siyasetin merkezine oturmuştu. İdlib özelinde Suriye meselesi, Doğu Akdeniz üzerinden Kıbrıs ve Libya başlıkları, S-400-F-35 konularının tetiklediği eksen kayması tartışmaları, AB ile yükselen tansiyon, yani iç ve dış siyaset bir bütün olmuş ve bütün yorumlarda hep bunlar konuşuluyordu. Koronavirüs olmasa hâlâ bu konuları tartışmaya devam ediyor olacaktık.

Tabi salgın bu başlıkları tamamen ortadan kaldırmadı, şimdilik geri plana attı. Bugün herkes için tek gündem bu salgını kontrol altına almak ve en az zararla bu savaşı geride bırakmak. Sonrasında yine son hızla bu gündemlerin peşine takılacağız.

Bunu söylerken insanın içi acıyor ama geldiğimiz durum artık birçok şey delilleriyle de ortaya çıkardı ki, son 15-20 yıllık dönemde Türkiye’nin en sıkıntılı alanı dış politika oldu. Suriye meselesi bu sıkıntıların can alıcı noktasına dönüştü. Bugün İdlib diye bir mesele varsa, Amerika ve Rusya arasında gelgitler yaşandığına dair tartışmalar yapılıyorsa bu durum doğrudan Suriye’de atılan yanlış adımların sonucudur. Yani süreçlerin yönetiminde gösterilen öngörüsüzlükler, ülkemizi krizin tam orta noktasına getirip bırakmıştır. Şimdi “sıfır sorundan”, “değerli yalnızlığa” dönüşen, ardından kafa karışıklıkları yaşamaya devam eden dış politikayı masaya yatırma zamanıdır.

Hep ifade etmeye çalıştığımız gerçekleri bir kere daha vurgulamak isterim.

Dış politika sarraf titizliği ile yürütülmesi gereken bir alandır. Bazen neredeyse düşmanlığa dönüşen iç siyasetin rekabet alanlarından mutlaka uzak tutulmalıdır.

Malum söz ağızdan çıkınca, geri dönüşü çok zor olur. Dış politikada her bir cümle kurulurken kılı kırk yarmak gerekir. Bazen de susarak konuşma yöntemi kullanılmalıdır. Gücün muhataplar tarafından test edileceği alanlardan olabildiği ölçüde uzak durmak gerekir. Fiili gücün kullanılacağı zamanlar da gelebilir ama önemli olan ona gerek kalmadan diplomasiyle sorunları çözmektir.

Koronavirüs sonrası uluslararası ilişkilerde birçok değişikliklerin olması büyük ihtimaldir. Türkiye bu süreci doğru yönetebilmesi için başta Suriye, Mısır olmak üzere bölge ülkeleri ile olan problemlerini çözme yoluna gitmelidir. Bunun çok kolay olmayacağı açıktır. Süreç artık kan davalarına dönüşmüştür. Bu da doğrudur. Ancak bilinmelidir ki kan davalarının kazananı olmaz. Bu durum bütün taraflar için böyledir. Bir süre sonra ilk kurşunu kimin sıktığının da artık bir anlamı kalmaz. Bu ortamdan istifade edenler bölgeyi kendileri için sinema platosuna çeviren küresel güçlerdir. Zor da olsa bu irade ortaya konulmalıdır. Aksi takdirde sorunları yönetmek her geçen gün daha da sıkıntılı olacaktır. Sığınmacılar sorununun da yeni göç dalgaları tehdidinin de çözülebilmesine bu iradeyi göstermek önemli katkılar sağlayacaktır.

Diğer taraftan Türkiye koronavirüs krizinden dersler çıkarmalı ve kendisine benzeyen ülkelerle yakın işbirliği alanlarını yeniden inşa etmelidir. Bu durum Avrupa ülkeleri, Rusya ve Amerika’yla ilişkilerin daha sağlıklı bir zemine çekilebilmesi için önemli katkılar sağlayacaktır. Ayrıca çoğu zaman D-8’e vurgu yapıyoruz. Bazen çok sık vurguladığımız için sanki az duyurabiliyor, sıradanlaştırıyoruz. Bu kuruluş Türkiye’de sadece belli bir partiye, düşünce sahiplerine aitmiş gibi algıya da sebep olabiliyoruz. Hayır, buradan yeri geldiği için bir kere daha ifade etmek isterim. D-8’in sahibi bu millettir. Kurulmasına öncülük eden irade bu yapıyı konuşulması için değil, milletin hayrına kullanılması için hayata geçirmiştir. Bugünkü iktidarın D-8’i aktif hale getirmesi koronavirüs sonrası dönem için çok hayatidir. Avrupa gibi belli bir bölgeye sıkışmış bir birlik olmanın ötesinde, dünyaya yayılmış bir organizasyonun, Türkiye’ye başta ekonomik olarak çok farklı katkıları olacaktır.

Sonuç olarak bu yaşadığımız kriz, bu zorlu dönem dış politikaya ciddi olarak format atmamız gereken bir fırsat aynı zamanda. Bu fırsatı değerlendirmek için geç kalınmamalıdır.