Taha Kılınç


Revaklar Kimin?

06 Mayıs 2020 20:10

Suudi Arabistanlı bazı sosyal medya kullanıcılarının, bugünlerde ilginç bir derdi var: “Kâbe’nin etrafındaki revaklar neden Osmanlı’ya nispet ediliyor? Revakların adındaki ‘Osman’ kelimesi, Üçüncü Râşid Halîfe Osman’dan geliyor. Bu fahiş hata artık düzeltilmeli. ‘Osmanlı revakları’ denmemeli.” Munzir Âl-i Şeyh Mubârek’in başlattığı tartışmaya, Abdulazîz bin Mut’ib gibi Suudi prensler de dâhil oldu. Yapılan paylaşımlar ve yorumlar epey etkileşim de aldı.

(“Sosyal medya tartışmasından ne çıkar?” demeyiniz. Arap dünyasında -bilhassa Suudi Arabistan’da- atılacak bir adımın işaret fişeği ilk önce sosyal medya hesapları üzerinden çakılıyor. Adeta bir tür kamuoyu yoklaması -veya yerine göre uyarı ve tehdit- gibi. Ardından, gelen reaksiyona göre harekete geçiliyor. Bu nedenle, Arapların sosyal medyada yaptıkları tartışmaların gidişatını izlemek, önemli. Nitekim, Suudi gazeteleri, söz konusu revak paylaşımlarıyla eş zamanlı olarak, “Osmanlı revaklarının gerçek tarihi”nin anlatıldığı yazılara yer vermeye başladı bile.)

İddiaya göre: Osmanlı İmparatorluğu döneminde Mescid-i Haram’da gerçekleştirilen tamirat ve imar çalışmaları, abartılacak kadar büyük ve önemli değildi. Osmanlılar, Hz. Osman’ın Kâbe’nin etrafına koydurduğu sütunlara Abbâsîler döneminde eklenen ahşap kubbeleri değiştirmek ve onarmakla yetinmişlerdi. Harem’de bugün görülen sütunlar, esas olarak, Osmanlı öncesi döneme aitti. “Revâk-ı Osmânî” kullanımı da, “Osman’ın revakları” şeklinde, Hz. Osman’a nispet edilmeliydi.

Tarihî gerçekleri tamamen ters-yüz eden ve yüzyıllardır bilinen bir hususu güncel siyaset uğruna değiştirmeye kalkışan bu gülünç iddia, bizzat Mescid-i Haram’ın resmî internet sitesinde bile yalanlanıyor oysa. Orada, Kâbe çevresinde meydana gelen tahribat nedeniyle Sultan İkinci Selim’in Mescid-i Haram’ın kapsamlı biçimde imarını emrettiği, onun vefatından sonra da çalışmaların oğlu Sultan [Üçüncü] Murad döneminde sürdürülerek tamamlandığı, Kâbe’nin etrafına çepeçevre yerleştirilen revakların da bu nedenle “Osmanlı revâkı” olarak anıldığı açıkça ifade ediliyor. Hem de Osmanlı sultanları için oldukça hürmetkâr bir dil kullanılarak.

Suudi Arabistan’ın mevcut yöneticilerinde birden bire depreşen ve histeri boyutuna ulaşan Türkiye düşmanlığı, geçtiğimiz yıl tarih ders kitaplarının Osmanlı İmparatorluğu aleyhine galiz iftiralarla doldurularak yeniden yazılmasına yol açmıştı. Mübarek Ramazan günlerinde başlatılan fuzulî revak tartışmasının da, yolun sonunda böyle bir yere varması mümkün. Osmanlı revaklarının tamamına yakını, geçtiğimiz yıllarda gerçekleştirilen restorasyonlar sırasında taklitleriyle zaten değiştirilmişti. Şimdi yeni bir ad da verebilirler. Ama “Osmanlı revakları” ifadesi, Müslümanların zihninden ve dilinden silinir mi? İşte orası zor.

***

Hayat boşluk kabul etmiyor: “Siyasal İslâm’la mücadele” adına Türkiye’ye ve Osmanlı mirasına karşı başlattıkları savaşta, Suudiler işin medya ayağını da elbette boş bırakmıyor. Bu bağlamda, Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) yayın yapan Suudi sermayeli MBC televizyonu, “Umm Hârûn” isimli bir diziyi Ramazan günlerinde ekranlara getirmeye başladı. Tamamı BAE’de çekilen ve 1940’lı yıllarda geçen hikâyede Yahudi bir kadının “dramı”, dışlanması ve Arap toplumu içindeki “var olma savaşı” anlatılıyor.

Suudiler sözde İsrail’e ve ‘siyonizm’e düşman olmalarına (ve sosyal medyadaki trollerine, Türkiye’ye saldırtırken “Sizde İsrail’in büyükelçiliği bile var, konuşmayın!” dedirtmelerine) rağmen, “Umm Hârûn”, özellikle yeni yetişen Arap gençliğinin zihnine “siyonistlerle ortak bir yaşam” idealini inceden inceye işliyor. Daha dizinin ilk bölümünde, İsrail’in kuruluşunun anlatıldığı sahnede geçen şu ifade gibi: “İsrail toprakları üzerinde, 1948’de İsrail devleti kuruldu”. Arap gençliği harıl harıl tarih okumuyor tabii ki, önüne ne gelirse onu yiyor. Bu çorbanın üstüne, sıklıkla ısıtılıp ortaya sürülen “Filistinliler zaten Arap değil”, “Filistinlilerin radikalizmi başımıza bela oluyor”, “Yahudilerle kuzeniz, kavgaya ne gerek var?” sosları da eklendiğinde, menü tamamlanıyor.

***

İslâm dünyasının birlik ve bütünlük içinde hareket etmeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu şu kritik dönemde, Müslüman bünyedeki ayrışmanın içeriden körüklenmesi gerçekten ibret verici. Arap liderlerin kulağına dışarıdan yapılan sufleleri bilmeme rağmen “içeriden” dedim. Kardeş kavgasını derinleştiren o sufleler kendilerine mantıklı ve makul gelmese, dinlemezlerdi zira. Onlar da düşmanın planlarına hazır ve teşne.

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.