Taha Kılınç


Hevesler ve Kursaklar

08 Haziran 2020 19:09

Tam 104 yıl önce, 5 Haziran 1916 günü, Şerif Hüseyin’in oğulları Emir Faysal ve Emir Ali komutasındaki Arap birlikleri, Medine-i Münevvere’de sâkin 12 bin kişilik güçlü Osmanlı garnizonuna saldırıya girişmişti. Üç gün süren ve “Çöl Kaplanı” Fahreddin Paşa’nın başarılı savunmasıyla püskürtülen bu ilk taarruzlar, “Arap İsyanı’nın başlangıcı” kabul edilir. Şerif Hüseyin’in 10 Haziran sabahı, Mekke-i Mükerreme’deki konutundan yaptığı sembolik kurşun atışının ardından, Osmanlı birliklerinin şehirden çıkarılması ve eş zamanlı olarak, diğer oğlu Emir Abdullah’ın Tâif’e saldırarak burayı kontrol altına alması ise, artık isyanın Hicaz’a yayılmakta olduğunun göstergesidir. Sonraki süreç, zaten malum.

Faysal ve Ali’nin, nihayetinde İngilizlere yarayacak olan isyanın ilk kıvılcımını çaktıkları gün, Ortadoğu coğrafyasının binlerce kilometre uzağında, İskoçya’nın kuzeyindeki Scapa Flow Koyu’ndan bir gemi demir almıştı. Zırhlı kruvazör HMS Hampshire, İngiliz Savaş Bakanı Lord Horatio Herbert Kitchener ve beraberindeki kalabalık heyeti taşıyordu. Lord Kitchener, bütün hızıyla devam eden Birinci Dünya Savaşı’nın gidişatı konusunda, Rus Çarı İkinci Nikolay ve diğer yetkililerle istişarelerde bulunmak üzere Rusya’ya gidiyordu. Çar’ın 14 Mayıs tarihli resmî davetinin alınmasından sonra, İngiliz hükümeti kapsamlı bir

hazırlık yapmış, Kitchener da Kral Beşinci George adına tam yetkiyle donatılmıştı.

Yolculuğun başlangıcında Amiral Sir John Jellicoe’nin yaptığı bir rota değişikliği, felâketi de beraberinde getirdi: HMS Hampshire, bir Alman denizaltısının döşediği mayına çarparak, Orkney Adaları’nın batısında sulara gömüldü. Yalnızca 12 kişinin sağ kurtulabildiği kazada, aralarında Lord Kitchener’ın da yer aldığı tam 737 kişi hayatını kaybetmişti. Kitchener’in cesedi, bütün aramalara rağmen bulunamayacaktı.

Lord’un, tam da Hicaz’da Osmanlı’ya karşı isyanın başladığı gün ölümü, tarihin ilginç tesadüflerinden biriydi. Çünkü kendisi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından hemen önce Kahire’de Emir Abdullah’la yaptığı görüşmenin verdiği ilhamla, Şerif Hüseyin ve şürekâsını isyana yönlendiren kişiydi. Şerif’in, oğlu kanalıyla yaptığı “Sizinle çalışabiliriz” önerisini önce kulak ardı eden Kitchener, savaşın patlak vermesiyle “Arap kartı”nı ortaya sürmüştü. Ne var ki, teşvik ettiği ve bizzat planladığı isyanın başladığı gün, kuzeyin soğuk sularında can vermiş, projesinin sahadaki meyvelerini görmeye ömrü yetmemişti.

Şerif Hüseyin ve oğulları, kendilerine vaat edildiğini düşündükleri “Büyük Arap İmparatorluğu” hülyası için İngilizler adına savaşı sürdürdükleri sırada, 23 Kasım 1917 günü Rus gazeteleri Izvestia ve Pravda, büyük bir ifşaatta bulundu: İngilizlerle Fransızlar, Ortadoğu coğrafyasının göbeğini kendi aralarında paylaşmışlar, bunu da gizli ve resmî bir anlaşmayla kayıt altına almışlardı. Tarihe “Sykes-Picot Anlaşması” olarak geçecek metindi bu. İhanete uğradığını düşünen Arap cephesi duruma öfkelense de, savaşın seyri içinde, “köprüden önceki son çıkış” çoktan geçilmişti. İngilizler lehine mücadele, mecburen devam etti.

“Sykes-Picot Anlaşması”nın masa başındaki tarafları, İngiliz ve Fransız hükümetleri adına Mark Sykes ve François Georges-Picot idi. Anlaşmaya son şeklinin verildiği 1916’da henüz 37 yaşında bulunan Sykes’ın akıbeti de, ilginç bir şekilde

Lord Kitchener’ınkini andıracaktı:

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Paris’te düzenlenen “barış konferansı”na katılmak için Fransa’ya giden Mark Sykes, toplantıların açılışından yalnızca bir ay sonra, 16 Şubat 1919’da öldü. Paris’te kaldığı otel odasında cesedi bulunan Sykes’ın ölüm nedeni, -bugünkü koronavirüs salgını misali- dünyayı kasıp kavuran İspanyol Gribi’ydi. Sykes da, tıpkı Kitchener gibi, Ortadoğu coğrafyasının sonraki yıllarında derin sancılara yol açacak projelere imza atmış, ama emek verdiği planların hayata geçirildiğini göremeden dünyadan ayrılmıştı.

Kitchener ve Sykes örneklerinin bize söylediği iki şey var:

Birincisi, Ortadoğu coğrafyasında böyle kursaklarda kalan hevesler çoktur. Bunu düşünerek, hilelerin büyüklüğü karşısında -ünlü tabirle enseyi karartmamalı ve ümitsizliğe düşmemelidir.

İkincisi ise, kendi davaları ve dertleri uğruna böylesine azim ve kararlılıkla çalışan, neticeyi görmek yerine günün vazifelerine odaklanan şahsiyetleri iyi tanımalı, bunlardan dersler çıkarmalıdır. Müslüman dünyanın güçlü ve zinde olduğu eski devirlerde, Müslüman kadroların çalışma ve hedefe odaklanma disiplini de bundan daha farklı değildi şüphesiz.

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.