Ensar Küçükaltan


Siyah Öfke ve “Beyaz Adamın Yükü”

26 Haziran 2020 12:21

ABD’de polis şiddeti ile hayatını kaybeden George Floyd, aslında yeni olmayan, tarihin belli aralıklarında paspasın altına süpürülen, çoğu zaman ise onun örneğindeki şekliyle ortaya çıkan ırkçılık illetini tekrar gündeme getirmiş oldu. Polisler tarafından acımasızca katledilen ilk siyah değildi Floyd, muhtemelen son da olmayacak.

Tarihi gerçeklik algımız çoğunlukla ulus devlet sonrasına dayandığı için geçmişle ve onun gerçekliğiyle bağımız kopuk. ABD’de köleliğin kaldırılmasının üzerinden insanlık tarihi bağlamında uzun süre geçmedi. Afrika’da kendi halinde yaşayan insanların bugünkü Senegal’den, Gine’den, Madagaskar’dan ve diğer bölgelerden derme çatma gemilerle Boston limanına, Fransa’ya, İngiltere’ye götürülmesinin üzerinden çok geçmedi.

Majestelerinin şairi, sömürge yanlısı Rudyard Kipling, “White Man’s Burden” isimli şiiri yazalı fazla olmadı. Kipling ve onun gibi düşünenler sömürgeciliğin bir “medenileştirme” projesi ve gerekliliği olduğunu düşünüyorlardı. Yani beyaz adamın yükü, siyahlara ve farklı ırklara verdiği eziyet sebebiyle utanç değil, aksine kendi gibi olmayan tüm ırkları düşük yaratılışlar olarak gördüğünden, hepsini belli bir “medeniyet” seviyesine çıkarmaktı.

Kongo’da İkinci Leopold’un yaptığı zulümlerin fikri altyapısı yok değildi. Bugünün demokrasi getirme hizmeti sağlayıcıları, o günün medeniyet getiricileri, eğiticileriydiler. Otobüslerdeki oturma yerlerini bile ten rengine göre ayıranlar, beyaz yerleşimcilere yalnızca otobüslerin değil, yaşam alanlarının da en iyilerini ayırdılar. Kenya’nın bağımsızlıktan önceki dönemindeki White Highlands bölgesi bunun örneklerinden biriydi. Apartheid döneminde Güney Afrika’da yerleşim en bariz diğer bir örnekti.

Bugün ise siyahlar kendilerine zorla biçilen bir role sokulmak isteniyorlar. Özellikle ABD ve Fransa gibi ülkelerde siyahların yalnızca suçla anılması ve marjinal bir grup olarak tanımlanmaları için her şey yapılıyor. Bazıları ne yazık ki kendilerinin itildiği bu çukura düşüyor. Oysa üretim ve gelişim konusunda akılcı çözümleri olan ancak bunları uygulamaya fırsat bulamayan siyah halkların gerçekten istediklerinde dünyaya yeni bir soluk getirebileceklerine inancım tam. Fakat bu soluk, yalnızca öze dönüşle mümkün. Kendilerine gösterilen düzene değil, kendi ülkelerinin ve kıtalarının kadim gelenekleri ve kültürlerine sıkı sıkıya sarılmakla mümkün. İktidarların Avrupai eğitim metotları ile yetiştirilmiş elitlerden çok, kırsalda yaşayanların halini bilen, onların derdiyle dertlenen siyasetçilere teslimi ile mümkün. Bürokrasi koridorlarında koltuk sevdasından çok, daha iyi bir eğitim için her gün uzaktaki okula giden çocukların sorunlarını çözmeye sevdalı bürokratlarla mümkün.

Irkçılık elbette kınanacak, lanetlenecek. Irkçılığa karşı dik bir duruş sergilenecek. Ama aynı zamanda da ırkçılığa zemin oluşturan etkenler azaltılacak. Topyekûn bir mücadele ile siyah ve beyazın birbirine üstünlüğünün olmadığı bir dünya için çabalanacak.