Taha Kılınç


55 bin Kare

25 Haziran 2020 16:13

Hz. Peygamber ve kendisine iman eden Müslümanlara Mekke döneminde uygulanan üç yıllık boykot, İslâm tarihinin en bilindik sahneleri arasındadır. Yok sayma, hakaret ve işkence safhalarının fayda vermediğini gören Mekke müşrikleri, inançlarından vazgeçmemekte direnen Müslümanlara karşı kapsamlı bir yıldırma operasyonuna girişmiş, bu çerçevede Hz. Peygamber’in ailesi olan Hâşimoğulları’yla bütün münasebeti kesmeye karar vermişti. Kureyş kodamanlarının aldığı karar uyarınca: Onlardan kız alınıp verilmeyecek, kendileriyle ticarî faaliyetler tamamen durdurulacak, dışarıdan onlarla iletişime geçmek isteyenlere de müsaade edilmeyecekti. Boykota direnebilmek için Mekke’nin kuzeyindeki Ebû Tâlib Mahallesi’nde toplanan Hz. Peygamber ve etrafındakiler, üç yıllık süre boyunca açlıkla, tecritle ve her türlü iftira kampanyasıyla karşı karşıya kalmıştı.

İsmail Kılıçarslan Ağabey’in tabiriyle, bu burada bir dursun.

2014 yılında, Suriye rejiminden kaçarak yurtdışına giden “Sezar” (İngilizcede: Caesar, Arapçada: Kayser) kod adlı askerî polisin ifşa ettiği korkunç fotoğraflar büyük bir infial uyandırmıştı. Sezar’ın küçük bir flaş-bellek içinde taşıdığı toplam 55 bin fotoğraf karesi, 11 bin dolayında tutukluya Suriye hapishanelerinde uygulanan insanlık dışı muameleyi gözler önüne seriyordu. Çoğunluğu sıradan halktan ve sivillerden oluşan tutuklular işkence görmüş, organları parçalanmış, gözleri oyulmuş, aç bırakılarak zayıflatılmış, vahşi bir şekilde öldürüldükten sonra da hepsi teker teker fotoğrafla kayıt altına alınmıştı. 12, 13 ve 18 Ocak 2014 tarihlerinde, şahit olduklarını uzun bir röportajlar silsilesiyle anlatan Sezar’ın ifadeleri, “Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası” adıyla ABD’de kanunlaşarak, Beşşar Esed rejimi ve destekçileri İran ile Rusya’ya yönelik bir dizi yaptırımın önünü açmıştı. 17 Haziran’da yürürlüğe giren kanunla, şimdiden Suriyeli birçok isim ve şirkete ekonomik yaptırımlar başlatıldı.

Aralarında 1400 yıldan fazla zaman bulunan yukarıdaki iki gelişme (Mekke’deki boykot ve Sezar’ın ifşaatlarından sonra yaşananlar), geçtiğimiz cuma günü (19 Haziran), Şam’ın simgesi konumundaki Emevî Camii’nde ilginç bir hutbeye konu oldu. Hatip, oldukça tanıdıktı: 2013’te bombalı bir saldırı sonucu -yine Şam’da- öldürülen Suriyeli ünlü din adamı Saîd Ramazan el Bûtî’nin oğlu Tevfîk el Bûtî. Ölümüne kadar babasının sürekli çıktığı minbere, -bir anlamda onun vekili olarak- çıkan Tevfîk el Bûtî, Suriye devlet televizyonundan da canlı yayınlanan hutbesinde, Esed rejiminin karşılaştığı ekonomik ve siyasî yaptırımları Mekke döneminde Hz. Peygamber ve ashabına müşriklerin reva gördüğü boykota benzetti. Boykotun hakikat ehlini dosdoğru yoldan alıkoymak için uygulandığını kaydeden Bûtî, Beşşar Esed’i bizzat Hz. Peygamber’in makamına yerleştirmekten de çekinmedi. Bûtî’nin ifadelerine göre, Esed yönetimine başkaldıranlar ve muhalefet edenler, Kureyş müşriklerinden farksızdı. Bûtî, eli iyice yükselterek, “Hatta” dedi, “onlardan bile daha aşağıdalar. Çünkü müşrikler içinde, Müslümanlara yardım etmeye çalışan birkaç kişi çıkmıştı.”

“Fıkhu’s-Sîre” isimli meşhur kitabıyla Türkiye’de de geniş kesimlerce tanınan Saîd Ramazan el Bûtî, suikasta kurban gitmeden hemen önce yaptığı açıklamalardan birinde, Suriye ordusunu Hz. Peygamber’le omuz omuza savaşan sahabe ordusuna benzetmiş, rejim muhaliflerini de sahabeye karşı mücadele veren müşriklerle kıyaslamıştı. Tevfîk el Bûtî’nin, bu noktada babasının izinden yürüdüğü ve İslâm tarihinin önemli safhalarını Baas rejimine meşruiyet kolonu olarak kullanma işine onun bıraktığı yerden devam ettiği anlaşılıyor.

Suriye rejiminin artık hiçbir şekilde gizlenmek imkânı bulunmayan vahşiliği, ulema sınıfının -az sayıda istisna hariç- bilgilerini ve halk nezdindeki itibarlarını bu vahşetin altını doldurmakta kullanırken hiçbir hudut gözetmeyişi, Rusya ve İran’ın Esed’e sınırsız destek vererek insan hayatını ve onurunu hiçe sayan siyasetleri, ABD’nin masum sivillerin çıplak cesetlerini kendi ajandası için kullanmaya odaklı ikiyüzlü ve tutarsız politikaları… Tüm bunlar, Suriye dediğimiz ülkeyi, onun iç dengelerini ve dışarıdan hangi aktörün neye oynadığını gösteren çok önemli işaretler. İçinden geçtiğimiz süreçte, “Suriye’yi tanımak” epey pahalıya mal oldu, hepimiz açısından. Ümit edelim ve dileyelim ki, İslâm coğrafyasının gelecek nesilleri, “Suriye tecrübesi”ni mantıklı ve ayrıntılı bir şekilde okusun, böylece bugünkü bazı hatalara düşmekten kendisini korusun.

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.