Mustafa Kaya


Kıbrıs’ta Yeni Dönem

21 Ekim 2020 14:55

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) 11 Ekim Pazar günü gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından, yüzde 50’yi geçen bir aday olmayınca, ilk iki sırayı alan Başbakan Ersin Tatar ve Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı geçtiğimiz Pazar günü yapılan seçimlerin ikinci turunda birbirleriyle yarıştılar. İlk turda seçime katılma oranının yüzde 56, yani düşük kalması dikkatlerden kaçmamıştı. Bu beklenenden düşük kalan katılım oranı ile birlikte ilk turda ikinci olan Mustafa Akıncı, üçüncü sırada yer alan ve yüzde 21 oy alan, Tufan Erhürman’ın partisi, Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin de  (CTP) ikinci tur için desteğini arkasına almıştı. Bu gelişme ile birlikte Akıncı’nın ikinci turda çok önemli bir avantaj elde ettiğine dair bir manzara oluşmuştu. Ancak bu tahminler tutmadı. Seçime katılım oranı ikinci turda yüzde 67’ye yükseldi. Aslında ilk turda sandığa gitmeyen seçmenler, ikinci turun sonucunu belirledi denilebilir. Böylece Kuzey Kıbrıs halkı iradesini Ersin Tatar’dan yana kullanarak, yeni bir dönemin önünü açmış oldu.

Öncelikle seçimlerin Türkiye yanlıları ve karşıtları veya Avrupa Birliği (AB) yanlıları arasında geçmiş olduğu algısı, herkesin üzerinde çok iyi durması gereken bir realite olarak kendisini gösterdi. Nasıl oldu da Türkiye gibi Kuzey Kıbrıs’ın varlığını muhafaza etmesi adına her türlü bedeli ödemiş bir ülke Kıbrıs seçmeni açısından bu denli sorgulamaya tabi tutulmuştu? Kaldı ki Türkiye’nin Kıbrıs için yaptığı her şey uluslararası hukukun kendisine verdiği yetkiler, yani garantörlük çerçevesinde oluşmuştu. Buna rağmen hadi Güney Kıbrıs’ı, Yunanistan’ı, kimi Batılı ülkeleri anladık da Kuzey Kıbrıs halkından bir kesim hangi saiklerle Türkiye’yi işgalcilikle yaftalamak gibi bir akıl tutulması yaşamışlardı? Şimdi hem Türkiye’nin hem de Kuzey Kıbrıs’ın bu sorular üzerinde detaylı bir inceleme başlatmasının tam zamanıdır.

Akdeniz’de tarihi günlerin yaşandığı bu ortamda birbirine omuz vermesi gereken iki devletin, Doğu Akdeniz tartışmalarının süreç yönetiminde de fikir ayrılığı yaşamaları, her iki ülkenin de geleceği için bir tehdit oluşturduğu bugün daha iyi anlaşılmış olmalıdır. Aslında bu noktada sadece sorunu Kuzey Kıbrıs’taki kimi kesimlere yüklemek de kolaycılık olur. Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde Kıbrıs politikalarında değişikliğe gitmiş olmasının bu yaşananlarda çok daha belirleyici olduğu muhakkaktır. Özellikle bu iktidar döneminde 24 Nisan 2004 tarihinde “çözümsüzlük çözüm değildir” mantığının hâkim olması ile yapılan Annan Planı referandumu bugünlerde yaşanan tartışmaların altyapısını oluşturan bir dönüm noktası oldu. O tarihten sonra Güney Kıbrıs Rum Kesimi bütün müzakere süreçlerini güle oynaya yürüttü. Sözde masada idiler ama hiçbir görüşmede kendi yol haritaları dışında bir çözümü(?) öne çıkarmadılar. Hem Birleşmiş Milletler eski genel sekreteri Kofi Annan’ın adını taşıyan plana hayır dediler, hem de 1 Mayıs 2004 tarihinde, yani referandumdan bir hafta sonra Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında bütün adayı(!) temsilen AB üyesi yapılarak ödüllendirildiler.

Geçtiğimiz yıl 20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı’nın yıldönümü kutlamalarında, Kıbrıs’ta yaptığımız görüşmelerde sert fikir ayrılıklarına doğrudan bir kere daha şahit olmuştuk. Şimdi artık 2004’te düştüğü tuzağı acı sonuçlarıyla test etmiş bir Türkiye var. Ersin Tatar’ın Türkiye’nin tezlerini desteklemesi, doğrudan işbirliğine açık olması, Türkiye ve KKTC arasında imzalanan anlaşmaların arkasında durması adada yeni bir dönemin başladığının işaretlerini veriyor. Sonucun KKTC için hayırlı olmasını temenni ediyorum. Bu kadar yaşanan sıkıntıların ardından “iki devletli çözümü” hayata geçirme dışında bir seçeneğin gerçekçi olmadığı sonucunu herkesin idrak ettiğini umuyorum.