İsmail Mansur Özdemir


International Quds Securıty and Peace Force - Uluslararası Kudüs Güvenlik ve Barış Gücü

14 Mayıs 2021 12:51

Tüm dünya Nisan ayı ile Mayıs ayı içinde iki virüs ile uğraşıp duruyor. Biri malumunuz COVID-19 virüsü diğeri ise İsrail’in Siyonizm virüsü. İsrail, mayıs ayı içinde yapılacak Filistin seçimlerinin öyle derdine düştü ki, adeta seçimi iptal ettirmek için ne yapacağını şaşırdı. Ramazan ayı içinde yapmadığı rezillik tabiri caizse kalmadı. Sapkın davranışlı Ortodoks işgalcileri ve askeri birimleri marifetiyle her türlü rezilliği denedi.

İsrail Kontrolünü Kaybetti

Peki bu kadar kontrolü kaybettiren ne İsrail’e. İsrail temeli itibariyle kendi psikolojik travmalarının bir mahsulü. Bunu yıllar önce İsrail’e resmi bir görevle gittiğim zaman görmüştüm. Sürekli asimetrik davranışlar, derin güven ve huzur sorunu yaşayan, sürekli bir İstihbari korku içinde hayatını sağlıklı bir şekilde sürdüremeyen insanları ile sağlıksız sisteminde görmüştüm. Aslında döndüğümde yazdığım her metin, görev raporunda, her başlıkta kendini hissettiren bir sosyal anomi (sosyal kuralsızlık) hali.

İsrail’in aslında derin problemi kendisiyle. Tarihi hikâyesinde de ortaya çıkan psikonalitik bunun en güçlü göstergesi. Sürekli tedirgin ve şüpheci, mutsuz hallerini görüp yaşlıca bir mossad personeli olduğunu tahmin ettiğim ve çantasında kocaman bir uzi silah taşıyan devlet görevlisine sorduğumda İsrail’de yaşama korkuların yön verdiğini söylemişti. Korkular; insanı, toplumu ele geçirdiğinde asimetrik ve kuralsız davranışlar artar ve bir zaman sonra kontrolü kaybolur. Bunun için bir korku objesine de ihtiyaç duymayabilir, kendisinden ve kendi yarattığı korkunun esiri olmaya başlar. İsrail askerlerinin yüzlerinde de okunan bu korku, kendi yarattıkları korku, bir de buna cesur Filistin gençlerinin duruşu eklenince, devlet bütünlüğünü ve güvenini de tamamen kaybetmiş oluyor.

Sosyal sisteminde dünyanın dört bir tarafından göçmüş gelmiş Yahudi çeşitliliği içinde bir model yurttaş tipide önerebilmiş değil. Doğu Avrupa’dan ya da Avrupa’nın güneyinden yahut Rusya’dan gelen Yahudi’yi nasıl bir toplumsal sistem içinde bütünleştirmesi gerektiğini bilmediği için ve beceremediği için sisteminde yapısal sorunlar var. Bu sebeple korku ile bunu zinde tutmaya çalışıyor ya da korkuya yaslanmak zorunda kalıyor. Yani toplumunu korku pompalayarak zinde tutmaya, birlikte kılmaya çalışıyor.

Eksik ve Tatminsiz Dindarlığın Yarattığı Travma ve Çıkış Olarak Siyonist Tipi Bir Haçlı Seferi Tipolojisi

Her batıl sistem gibi politik seçkinleri ise politik istismar peşinde koştuğu için politik güvensizlikte bu korkuyu besliyor. Yahudi dindarlığında da çok önemli yapısal sorunlar var. Dinsel epistemik güvensizlik içinde farklı Ortodoks çeşitlilikler yaşadıkları için kimse tam tatmin edici bir dindarlık modeli öneremiyor. Biri diğerine göre hep eksik, doldurulamayan ve tatmin edilemeyen bu içsel bunalım ve eksik dindarlık duygusu aslında derin bir deizmi ve ateizmi tetikliyor. Dindarlık biçiminden ve doyumsuz bir ruhbanlıktan beslenen derin bir dinsel kaos içinde. Bu boşluğu dolduracak dinsel ve maddi bir tatmin biçimi olarak bir tür Haçlı Seferi psikolojisi peşindeler. Filistin topraklarındaki Siyonist Seferi tamda bu derin kaotik durumun tamamlanması amacıyla besleniyor. Filistin’deki işgalde herkese tuttuğu vaat ediliyor. Korkuları ile cepheye sürülen herkesin içinde korku, yüzünde korku. Kendimden bir örnek vereyim. Kavga edeceğimde dingin bir rakipten korkmam ya da kavga bilinci olan bir adam ile kavga etmekten çekinmem. En çok rahatsız olduğum kavga bilinci ve tecrübesi olmayan tiplerdir. Hayatında hiç çatışmamış ve içsel korkuları olan her birey büyük hatalar yapabilir. Bir trafikte basit bir olayda kalbinize bir bıçak saplanabilir. Ne yaptığını bilmeyen bu adamın hali ile İsrail’in hali aynı görünüme sahiptir. Ne yaptığını bilmiyor.

Aslında bu korku halini Müslümanlar iyi keşfettiler, dingin ve rasyonel bir Siyonizm daha huzursuz edici olabilirdi ama bu uçarı korkaklık hali yönetiliyor artık. O sebeple Kudüs’te küçük çocukların karşısında aciz durumda olan profesyonel asker görüntüsü artık günlük manzara. Kaskların karşısındaki öfkeli ve cesur gençler; sadece oradaki askere değil, tüm dünyadaki Siyonistlere korku veriyor.

Peki ne oldu da işler bu kadar kontrolden çıktı

Filistin’deki tüm grupların gayreti yanında Türkiye, Mısır ve Katar’ın özel gayretleri ile Kahire’de şeref yasasına imza atan tarafların ardından Devlet Başkanı Mahmut Abbas, İsrail işgali ve ablukası altındaki Filistin topraklarında 22 Mayıs’ta milletvekili, 31 Temmuz’da devlet başkanlığı ve 31 Ağustos’ta da Filistin Ulusal Konseyi seçimlerinin yapılmasını öngören kararnameyi 15 Ocak’ta imzaladı.

Seçim yaklaştıkça İsrail süreci manipüle etmeye yönelik gayretini farklı boyutlara taşıyabilir, terör ve istihbarı ağırlıklı operasyonlarda yaptığı düşünüldüğünde daha da dikkat edilmelidir diye ifade etmiştik ki, İsrail bütün alanlarda sistematik olarak saldırıya geçti. Tam seçime yakın, hiçbir sebep yok iken bir Gazze saldırısı tamda İsrail’e yakışır nitelikte bir iş olacaktır demiştik oldu. Sistematik bir şekilde önce Mescid-i Aksa’da namaz kılan gençlerin üzerine saldırdı. Arkasından Müslüman ahaliyi rahatsız edecek tacizlere girişildi, Müslümanların tarım arazileri, yüz yıllık zeytin ağaçları işgalciler eliyle yakıldı ve nihayetinde zalim en iyi bildiği işi yaptı ve Ramazan günü Gazze’yi bombaladı. Hiçbir gerekçe yok iken Hamas adaylarını tutukladı. Mahmut Abbas’a yaptığı baskılar yanında, yaptırdığı anketlerde seçimi kaybedeceğini gören Abbas tek yönlü ve hadsiz bir biçimde şeref anlaşmasına ihanet etti ve seçimleri iptal etti. Bu ramazanda Filistin’de başlayan İsrail şiddetinin bana göre öncelikli temel amacı seçimler idi. Seçimleri iptal ettirecek bir şiddet dalgası ya da şiddet ortamında güvensiz bir seçim.

Peki, ne oldu da seçimin iptaline rağmen şiddet artarak devam etti. Hamas başta olmak üzere İsrail’in açık kriminal anti demokratik durumu çokça ifşa olduğu için ve açık verdiğinden, Filistinli tarafların süreci referanduma götürme süreci dahi İsrail’i korkuttu. Seçim kadar büyük bir tesir yaratacak bir seçim referandumu da Filistin’in demokratikleşmesi açısından aynı olumlu etkiyi yapacağı için şiddeti devam ettiriyor. Yoksa tüm dünyanın Korona ile uğraştığı bir dönemde bu anlamsız şiddetin bir izahı yok. Bir İsrail’in kontrolü kaybetmesi, ikincisi işe seçim sürecini unutturma çabası. Gerçi kendi ülkesinde de politik gerginlik var. Despotlaşan ve varlığını işgal ve gerginliğe bağlamış olan Netanyahu’nun seçim yatırımı olarak da düşünülebilir süreç fakat tek başına izah etmeye yetmez. Bana göre şiddet kontrol kaybı ve seçim korkusu (Hamas’ın İktidarı korkusu).

Şiddetin Kısa Analizi ve İsrail Tipi Küresel Psikolojik Harp

Şiddet Ramazan’da ısrarla artırılmaktadır. Burada şiddet politikasının bir kısa analizi yapılmalıdır. Bunun bölgedeki Müslümanlar yanında dünya Müslümanlarını hedefleyen tarafları vardır. Şiddet belli dönemlerde özellikle Ramazan aylarında amaçlı bir şekilde artırılmaktadır. Filistin’de yaşayanlar açısından yaygın şiddet ile tahammül ve mücadele eşiği kırılmaya ve şiddete alışma sağlanmak istenmektedir. Amaç her gün sistematik olan şiddeti kanıksatmaktır. Dünya Müslümanlarına da şiddet karşısındaki etkisizlik ve müdahale gücünden yoksunluk üzerinde kanıksatma ya da etkisizlik psikolojisine düçar kılma yaklaşımı benimsenmektedir. Bu boyutu ile bir küresel psikolojik harp yöntemi kullanılmaktadır. Ülkemiz başta Müslümanların sosyal medya paylaşımları içerik analizine sokulduğunda ve paylaşımlardan anlaşıldığına göre yüksek bilinç düzlemine sahip olanlar yanında bu etki operasyonundan etkilenenlerin sayısı da az değil. Bulundukları ülkeden sonuç getirici bir etki olmadığı için bu zulme tavır koymanın ve isyanın anlamsız ve gereksiz olduğunu ifade edenlerde de bir artış vardır. Bu konuda samimi olanlar yanında, politik bir snobluk içinde meselenin muhtarı edası ile konuşarak septik hallerde gezinenlerde var tabi. Etrafındakilerin konuyla ilgili gayret ve hissiyatlarından rahatsızlık duyarak niçin daha fazlası olmadığı için insanları ve kurumları örseleyenler farkında olmadan Siyonizmin pinokyoları durumuna düşenler mesela.

Unutulmaması gereken mesele şudur. Siyonist saldırgan bilinç yüzyıllar ötesine gider. Travmatik saldırgan geleneği ile tüm insanlığa düşmandır. Tüm sistem ve kurumlarını bu sistematik düşmanlığı için örgütler. Bu sebeple bu savaş tarih ve mekân aşırı bir savaştır. Bu savaşın tarafı Siyonizm’dir. Dün başlayan bugün devam etmektedir. Bu savaş her Müslümanın zihninde, hafsalasında, kalbinde, bedeninde, evinde, mahallesinde, muhitinde, devletinde verilmektedir. Bu savaş Filistin halkı ile İsrail arasında bir savaş değildir. Uzun vadeli ve insanlık tarihinin en uzun savaşıdır. Bu savaşın en önemli aşaması birey bilinç aşamasıdır. Kudüs’te olmadığı için ıstırap çeken sağdan sola koşturan pandemi şartlarında elindeki tüm imkânları seferber eden bir birey bu bilinç savaşında yerini almıştır, bir topluluk safını oluşturmuştur, isyanını açık alanlarda sunan ya da sosyal medyasından bunu ifade eden Kadir gecesinde duasında Filistin’e yer veren her Müslüman saftaki yerini almıştır. Her topluluk vazifesini yapmaktadır. Buradaki ana nokta şudur. Bir Müslüman, gerçek ama mütevazi bu cihadını tüm vazifesini yapmış olarak algılar ve orada kalırsa o zaman hata yapar. Bu bilinç hikâyesinin gelişimi ve mücadelenin farklı alanlara yayılması gerekir. Bireyde başlayıp toplumsal hattan bir millet ve devlet politikasına dönüştüğünde anlam ve derinlik kazanır. Her şeyden önce her Müslüman çocuğun bu gerçeklik içinde bir bilinç gelişimine sahip olması açısından duyarlılık ve bilinç inşa edici bu sürecin sürdürülmesi gerekir. Sloganlar, marşlar, isyan türküleri, medya ve sosyal medya paylaşımları, hastaglar, sıkılmış yumruklar bu bilinç okulunun birer öğesi olarak çok değerlidir. Bu Siyonizm’in bizi hapsetmek istediği etki operasyonunu kırmaya yönelik en güçlü karşı psikolojik harp hamlesidir. Bunu hafife almak, tezyif etmek, niteliksiz bir durum olarak betimlemek yanlıştır, ayıptır ve günahtır.

Canlı Yayında İzlenen Kıyam

Tüm dünyada artan enformatik imkânlar sayesinde özellikle sosyal medya ile küresel enformasyon yeni bir boyut kazanmış durumdadır. Eskiden bir sonraki gün gazetede bir fotoğraf ile haberdar olduğunuz İsrail saldırganlığı canlı yayınlarla evinizin içinde izlenmektedir. Bu durum bilgiyi doğrudan alma ve eş zamanlı tavır oluşturma açısından çok anlamlıdır. Filistin gençleri bu konuda çok mahir durumdadır. Birkaç gündür Mescidi Aksa’da yaşanan İsrail saldırıları tüm ayrıntıları ile insanlığın gözünün önüne sunulmaktadır. Bireyler yanında, topluluklar, kuruluşlar ve devletler’ in gözü önünde olan olaylar yoruma mahal vermeyecek kadar açıktır. İsrail’in kontrolsüz ve kanunsuz şiddetini tüm dünya canlı yayınlarla izlemektedir. Müslüman ülkeler yanında, demokratik halklarda İsrail’in küçük düşürücü davranışlarına hayıflanmaktadır. Bu yaşanan süreç birey ve toplumlar kadar devletler ve küresel kuruluşlar içinde önemlidir. Aslına bakılırsa işin en önemli kısmı devletler boyutundadır. Filistin devleti kendi içindeki tekâmül etmemiş boyutları ile bu konuyu küresel düzleme taşıma konusunda derin bir kapasite sorunu yaşayabilir. Hamas’ın sahip olduğu kaynak ve imkânları terörize ederek uluslararası roller üstlenmesini engelleyen ve özellikle yapılacak seçimi engelleyen İsrail, konunun uluslararası düzlemde ele alınması konusunda sınırlılıklar oluşturmuştur. Bu konuda bazı ülkelerin desteği gereklidir. Uluslararası mevzuat ve diplomatik kaynaklı hamleler bu sürecin ana noktasını oluşturmaktadır. Politika yapıcıların ve Devlet adamlarının refleks ve davranışlarının bireysel hissiyat yanında sahip oldukları rollerle ilgili davranışlar ortaya koymaları gerekir. Müslüman devlet başkanları, politika yapıcılar, siyaset adamları, partiler, bakanlar bireyler gibi hissi davranışlarla ve mütevazi bireysel adımlarla yetinemezler. Rollerinin kendilerini bahşettiği tüm kapasiteyi aktif olarak kullanmakla mükelleftirler.

Türkiye, Filistin Sorununda Anahtar Ülke

Filistin halkının yaşadığı travma ve saldırılardan korunması, İsrail vahşiliğinin uluslararası düzlemde ele alınması konusunda en önemli ülke Türkiye’dir.

Türkiye, Filistin konusunda her zaman duyarlı olmuştur, olmak zorundadır. Dini, tarihsel bağımız yanında tapu kayıtları ve sosyal, kültürel bağlar esas alındığında bu sürecin teknik tarafıdır. Kaynaklarımız ve imkanlarımız düşünüldüğünde ideal bir durumda olunmasa da Filistin Türk Dış politikasının bir önceliğidir.

Özellikle Filistin seçimleri konusunda Türkiye önemli bir çaba ortaya koymaktadır. Filistinli taraflara aralarındaki güven ortamının sağlanması konusunda başından beri gayret ortaya koymaktadır. Hamas ve Fetih yöneticilerinin 22 Eylül’de İstanbul’da yaptığı toplantı da seçim kararına yönelik en önemli buluşmalardan biri oldu. Taraflar Türkiye’nin arabuluculuğu ile ısrar ettikleri konulardan geri adım atmışlardır. Fetih hareketi, milletvekilliği ve devlet başkanlığı seçimlerinin birer yıl ara ile yapılması konusundaki ısrarından vazgeçerken, Hamas ise seçimlerin birlikte yapılması konusundaki ısrarından vazgeçmiştir. Türkiye’nin gayretleri ile tarafların ortak bir seçim takviminde anlaşmaları oldukça önemli idi. Türkiye yanında Mısır ve Katar’da sürece önemli katkılar ortaya koymuşlardır. Özellikle Mısır bu sürecin dışında kalmamak adına bir gayret ortaya koymuş ve müzakere süreci Kahire’de tamamlanmıştır. Olumlu bir istikamette giden süreçte Türkiye’ye rol kaptırmamak adına vaziyet alan Mısır hükümeti nihai anlaşma için tarafları ülkesine davet etmiş ve bu davetin sonunda anlaşma tekâmül etmiştir. Devlet Başkanı Mahmut Abbas, İsrail işgali ve ablukası altındaki Filistin topraklarında 22 Mayıs’ta milletvekili, 31 Temmuz’da devlet başkanlığı ve 31 Ağustos’ta da Filistin Ulusal Konseyi seçimlerinin yapılmasını öngören kararnameyi 15 Ocak’ta imzalamıştır.

Seçim sürecinde desteklerini ortaya koyan Türkiye seçimin iptal ettirilmesinin ardından BM’ye rağmen seçimlerin iptali konusunda İsrail’in yarattığı baskıyı resmi belgelerle tanımlamıştır.

Burada yeri gelmiş iken uzun zamandır rahatsız olduğum bir konuya da dokunmak istiyorum. Dış politika, diplomasi ve uluslararası ilişkiler konusu ile ilgili hiçbir malumatı olmayan bireylerin devlete rol biçmek adına yaptıkları paylaşımları görünce bazen kızıyor bazen üzülüyorum. Burada iki şey gözden kaçıyor. Birincisi Dışişleri Bakanlığı tarafından kaleme alınan açıklamalar resmi belge niteliğinde olup bir konuyu uluslararası kamuoyuna Türk devletinin yaklaşımı ve tespiti olarak ortaya koyar ve takdim eder. Bağlayıcı ve devletin yaklaşımıdır. Bunun sosyal medya’ da sunulması bilinirliğin sağlanması amacına matuftur. Bu metinler değerlidir ve arkası doludur, dolu olmalıdır, toplumunun gazının alınmasını hedeflemez. Zamanında ve doğru içerikte kaleme alınması önemlidir. İkinci konu eleştiren ve sadece kınayıcı bir eleştiri ile konumlanan yapıların devlet ve hükümet arasındaki fark ve hassasiyetleri bilmedikleri satır aralarından hissedilmektedir. Politik eleştiri haktır, fakat güç ve irade var ise bu eleştirilerin öneri içermesi aslolandır. Filistin seçimleri konusunda taraflara hiçbir öneri ve katkı sunmayan politik ya da apolitik yapıların kendi politika yapma kudretini sorgulamaları daha büyük faydalar sunacaktır.

Türkiye’ye Düşen Görevler, Analiz ve Öneriler

Ana konuya dönecek olursak, Türk Hariciyesi Filistin konusunda seçimler başta olmak üzere dinamik bir görünüm ortaya koymuştur. Tarafları bir araya getirmesi, süreci takibi ve tarafların sürekli ülkemizde olmaları bunun göstergesidir. Seçimlerin iptali ile başlayan son on günlük süreçte pek çok duyuru ve bilgi notunun ortaya konulması anlamlıdır. Bu bilgi notlarında satır aralarında çok değerli bilgiler vardır.

30 Nisan 2021, 166 sayılı Filistin seçimleri hakkındaki bilgi notunun dibacesinde, ‘Filistinli grupların katılımıyla dün gerçekleştirilen toplantı sonucunda, Filistin'de 2006 yılından bu yana ilk kez düzenlenmesi öngörülen parlamento ve başkanlık seçimlerinin ertelenmesine karar verildiği üzüntüyle öğrenilmiştir.’ denmektedir.

Devamında ‘Filistinli grupları bu yönde karar almaya sevk eden temel sebebin, İsrail'in özellikle Doğu Kudüs'te seçimlerin gerçekleştirilmesi konusunda Filistin Yönetimi tarafından yapılan başvuruyu yanıtsız bırakması ve seçim kampanyası yürütülmesine izin vermemesi olduğu görülmektedir.’

Hitam kısmında ise ‘İsrail Hükümetine, Filistin seçimlerinin biran önce gerçekleştirilmesini teminen, 1995 Oslo Geçici Anlaşmasının hükümlerine riayet ederek, söz konusu engelleyici tutumuna son vermesi çağrısında bulunuyoruz. Öte yandan, seçimlerin ertelenmesine ilişkin alınan kararın, ülkemizin de büyük önem atfettiği Filistinliler arası uzlaşı sürecini menfi yönde etkilememesini temenni ediyor ve Filistinli tüm grupları birlik ve uzlaşı yolunda çaba sarf etmeyi sürdürmeye teşvik ediyoruz.’ denmektedir.

Bu metin diplomatik açıdan çok değerli bir metindir. Konuyu en doğru noktadan yakalamıştır. Abbas tarafından iptal edilen seçimin asıl müsebbibi olarak İsrail’i ilan etmiştir ki bu BM’nin yaklaşımının tersidir. Konunun Oslo anlaşması ile ilintilendirilmesi meselenin Uluslararası Hukuka uygunluk ve takibine yönelik atılmış bir adımdır. Bundan sonra taraflara düşen bazı adımlar olmalıdır. Konu bu kadar açık iken sadece Filistin içi bir mesele olmaktan çıkararak Uluslararası düzlemde takibi gereklidir. Abbas yanında Hamas’ın da bu konuda daha aktif olması icap eder. Türkiye’den alınacak destekle bu konunun uluslararası kuruluşlar düzleminde takibi ve bağlayıcı bir karar alınması icap eder. Türkiye bu konuda rehberlik ve destek vermeli ve sürecin bağlayıcı bir uluslararası karara dönüşmesi ve seçimin yapılması sağlanmalıdır.

Bu hafta çıkan diğer bir bilgi notu da iz bırakan niteliktedir. 6 Mayıs 2021, 179. not olarak kayıtlara giren metin İsrail’in yasadışı faaliyetleri hakkındadır.

İsrail’in uluslararası toplumun tüm çağrılarına rağmen Batı Şeria ve Kudüs'te yasadışı yerleşim birimlerini genişletmeye devam ettiği, ayrıca aldığı yıkım ve müsadere kararlarıyla, işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinlileri tahliye etmeye yönelik sistematik girişimlerini sürdürdüğü görülmektedir.

Bu çerçevede son dönemde, Kudüs'ün güneydoğusundaki Har Homa'da 540 yeni yerleşim birimi inşası planının onaylanmasından, Doğu Kudüs'ün Şeyh Cerrah semtinde Filistinli ailelerin evlerine yönelik tahliye kararlarından ve İsrail kanunlarına göre de yasadışı kabul edilen ruhsatsız küçük yerleşimlerin yasallaştırılmasına yönelik girişimlerden büyük endişe duyuyoruz.

İsrail'in uluslararası hukuka aykırı şekilde sürdürdüğü söz konusu politikalar, iki devletli çözümün önündeki en büyük engeli teşkil etmeyi sürdürmektedir. Uluslararası toplumun sorumluluk sahibi üyelerini söz konusu hukuk dışı uygulamalara karşı daha güçlü tepki vermeye davet ediyoruz.

Bu metinde meseleyi açıklıkla ifade etmektedir. Fakat bundan sonraki somut süreç önemlidir. Tutulacak avukatlarla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde ve BM Güvenlik Konseyinde bu konuda karar aldıracak bir hukuki takibin yapılması gereklidir. Bu hukuki takip ve sonuçlar politik, diplomatik ve güvenlik temelli uluslararası tavrın meşru gerekçesine dönüşecektir. Bu konularda Filistin tarafına ve ülkemiz kurumlarına düşen roller vardır. Özellikle kamu diplomasisi birimleri ve ülkemiz ile Filistin arasındaki tapu kayıtları esas alınarak kurulacak teknik illiyet değerli olacaktır. Bazı mülkler el değiştirerek İsrail karşısında kuvvetli tarafların mücadelesi tercih edilebilecek, işgal ve gasp uluslararası mahkemelerde konu edilmelidir. Filistin’in mazlum halkı alışmış olduğu mücadele tipini sebat içinde sürdürmektedir. Fakat bu mücadelenin bir tarafı Siyonist devlet aklı iken diğer tarafında mazlum Filistin köylüleri bulunmaktadır. Filistin devletinin şu anki devlet kapasitesi ve Abbas yönetimi bu vizyonu taşımamaktadır. Diaspora’daki İslami yapıların kapasite inşasının bu yönde güçlendirilmesi konusunda ülkemizdeki kurumlara ve kuruluşlara çok önemli görevler düşmektedir.

Tüm kaynaklarını ve toplumumuzun tüm kaynaklarını sadece insani yardım için kullanan kuruluş ve yapıların inşa edici bir rolü tercih etmedikleri için mücadelenin dışında kaldıklarını ve kaynak israfı yaptıklarını söylemek biraz acı verse de maalesef büyük gerçeğimizdir. Tüm kuruluşlarımızın kolay alan olarak gördükleri insani yardım çalışmaları zamanla bizim güçlü tarafımız değil en zayıf tarafımıza dönüşmektedir. Bu konu sadece Filistin için değil aynı zamanda Afrika, Asya ve Balkanlardaki acı durumumuzdur. Bu konuyu ayrıca yazacağımdan şimdilik ana konuma dönmek istiyorum.

7 Mayıs 2021 tarihinde 181 numaralı açıklama içerik olarak değerlidir. İsrail Güvenlik Güçlerinin Mescid-i Aksa’ya saldırısı konusunda ele alınmış bir dış politika metnidir. Metnin içeriğinden konunun takip edildiği, Filistin tarafı ile birlikte hareket edildiği anlaşılmaktadır. Şöyle kaleme alınmıştır.

‘İsrail güvenlik güçlerinin Mescid-i Aksa’da ibadet eden Filistinlilere yönelik gerçekleştirdiği ve çok sayıda Filistinli sivilin yaralanmasına sebep olan saldırıları şiddetle kınıyoruz.

Ramazan ayı boyunca Filistin halkının ibadet özgürlüğünü ve Harem-i Şerif'in statüsünü hedef almak suretiyle bu akşamki olaylara sebebiyet veren İsrail Hükümetini, söz konusu provokatif ve saldırgan tutumuna bir an evvel son vermeye çağırıyor ve aklı selime davet ediyoruz.

Bugün Sayın Bakanımızın davetlisi olarak ülkemizi ziyaret eden Filistin Dışişleri Bakanı Riad Malki ile bu konuda uluslararası alanda atılabilecek adımlar ele alınmış olup, Türkiye Filistin halkının haklı davasına destek vermeye devam edecektir.’

Bu metinde suçlu İsrail tarafı olarak ilan edilmiş, olayın ayrıntılı takibinin yapıldığı ifade edilmiştir. En dikkat çekici nokta ‘Filistin Dışişleri Bakanı Riad Malki ile bu konuda uluslararası alanda atılabilecek adımlar ele alınmış olup’ şeklinde ifade edilen kısım dikkat çekicidir.

Sonuç Yerine ve Üç Öneri

Türkiye Filistin konusunda ilgili bir dinamik takip görüntüsü ortaya koymaktadır. İsrail, seçimlerle başlayan şiddet sürecinde kontrolü kaybetmiş durumdadır ve net açıklar vermektedir. ABD hükümeti bile İsrail’in ramazanda yaptığı zulmü sindirememiştir ve açıklama yapma ihtiyacı hissetmektedir. İsrail şiddet konusunda tamamen kriminalize olmuş ve kontrolünü kaybetmiştir. Ne kendi halkının ne de Filistinli Müslümanların güvenliğini sağlayabilecek noktada değildir. Şiddet sarmalı içinden çıkılamaz bir noktaya gelmiştir. Kontrolü kaybetmiş olan İsrail’in iki gündür ortaya koyduğu şiddet dostları tarafından bile kabul edilemez noktadadır. İnsanlık için ortak anlamlar taşıyan bir bölgede ortaya çıkan şiddet tüm dünyada rahatsızlık yaratmaktadır. İsrail şiddetinin yarattığı derin travma ve şiddet dalgası dünyanın farklı bölgelerinde de etki oluşturmaktadır. Küresel bir mesele olarak etki yaratan İsrail’in Şiddet sorununa karşı mutlaka küresel bir çözüm bulunmalıdır. Bu şiddet sarmalı telafisi imkânsız zararlara sebep olacaktır. Türk Dış İşlerinin zeminini oluşturduğu durumlar üzerinden ivedilikle atılması gereken adımlar bulunmaktadır.

  1. Seçim Uluslararası Bir Heyetin Kontrolünde Yapılmalıdır

Bunlardan ilki Filistin seçimleri konusunda uluslararası bir heyetin kontrolünde Filistin’de İsrail tarafından oluşturulan antidemokratik hava dağıtılmalı uluslararası gözlemcilerin himayesinde Filistin halkının seçim yapması sağlanmalıdır. Uluslararası kuruluşların bu yönde karar vermesini teminen teknik, diplomatik ve hukuki çalışmalar yapılmalıdır. Filistin halkının bu konudaki yaklaşımı bellidir, referandum vb. durumlara ihtiyaç bile yoktur. Türkiye başkanlığında bir uluslararası heyetin bu seçim sürecini tüm boyutları ile takibinin önemli bir somut gayret olacağını düşünüyorum.

  1. Filistin Halkının Mülkiyetine Yönelik İsrail Saldırganlığı Uluslararası Mahkemelerde Görülmelidir

İsrail Filistin halkının mülkiyet hakkını ihlal ederek işgalini yaygınlaştırmaktadır. Bu çerçevede son dönemde, Kudüs'ün güneydoğusundaki Har Homa'da 540 yeni yerleşim birimi inşası planının onaylanmasından, Doğu Kudüs'ün Şeyh Cerrah semtinde Filistinli ailelerin evlerine yönelik tahliye kararlarından ve İsrail kanunlarına göre de yasadışı kabul edilen ruhsatsız küçük yerleşimlerin yasallaştırılmasına yönelik girişimler açık hukuksuzluktur. Siyonist devletin güç ve iradesi karşısında fakir Filistin halkı ezilmektedir. Bu konuda Filistin devletine düşen bu vatandaşların haklarının uluslararası mahkemelerde savunulması ve bir hukuk sağanağının başlatılmasıdır.

Ülkemiz bu konuda kapasitenin inşaası, davaların taşınması, hukuki yardım başta katkı sunmalıdır. Bu süreç sadece devletimizin vazifesi değildir. Kudüs’te hurma dağıtmayı iftar vermeyi büyük vizyon projesi olarak ele alan siyasi yapı, kuruluş, dernek, insani yardım teşkilatları da bu ve benzeri alanlara yönelerek Kudüs’e hizmet edeceklerini unutmamalıdır. Gıda dağıtımı ile büyük tatminler yaşayan kuruluşlar somut adım attıkları ve katma değer yarattıklarını düşünüyorlar ise, Siyonizm’in devasa programının farkında olmadıklarından ya da farkında değilmiş gibi davranmalarındandır.

  1. Türkiye Başkanlığında Uluslararası Kudüs Güvenlik ve Barış Gücü Kurulmalıdır.

Son olarak Filistin’de devlet eliyle terör yaygınlaşmıştır. İfade etmiş olduğum gibi, İsrail seçimlerle başlayan şiddet sürecinde kontrolü kaybetmiş durumdadır ve net açıklar vermektedir. ABD hükümeti bile İsrail’in ramazanda yaptığı zulmü sindirememiştir ve açıklama yapma ihtiyacı hissetmektedir. İsrail şiddet konusunda tamamen kriminalize olmuş ve kontrolünü kaybetmiştir. Ne kendi halkının ne de Filistin’li Müslümanların güvenliğini sağlayabilecek noktada değildir. Şiddet sarmalı içinden çıkılamaz bir noktaya gelmiştir. Kontrolü kaybetmiş olan İsrail’in iki gündür ortaya koyduğu şiddet dostları tarafından bile kabul edilemez haldedir. İnsanlık için ortak anlamlar taşıyan bir bölgede ortaya çıkan şiddet tüm dünyada rahatsızlık yaratmaktadır. İsrail şiddetinin yarattığı derin travma ve şiddet dalgası dünyanın farklı bölgelerinde de etki oluşturmaktadır. Küresel bir mesele olarak etki yaratan İsrail’in Şiddet sorununa karşı mutlaka küresel bir çözüm bulunmalıdır.

Bu çözüm "Uluslararası Kudüs Güvenlik ve Barış Gücü’dür. İsrail kendi topluluğunun, Filistin halkının ve bölgeye ziyarete giden tüm milletlerin güvenliğini tehdit etmektedir. İnsanlığın bu ortak hazinesi güvenli olmalıdır. Bu sebeple BM Güvenlik Konseyine Filistin başta çoklu milletler baskısı ve talebi taşınmalıdır. Çok milletli bir birimin orada olması süreci rahatlatacak ve İsrail’in bölgedeki şiddet eğiliminin kontrol altına alınmasını sağlayacaktır. Türkiye bu konuda oldukça tecrübelidir. Dışişleri Bakanlığımızın Uluslararası çözüm arayışı başlığının en önemli aşaması bu aşamadır. Türkiye yurt dışında aldığı benzer görevlerde oldukça başarılı olmuştur. Barış gücü uygulaması olan bölgelerde şiddet nispeten kontrol altına alınmıştır. Bosna, Kıbrıs, Kosova, Ruanda, Afganistan vs. Türkiye özellikle Bosna, Kosova ve İSAF Afganistan görevlerinde büyük bir başarı kazanmış ve askeri birimler öne çıkan sosyal ve kamu diplomasi etkileşimleri ile farklılık yaratmışlardır. Türkiye tartışmasız dünyadaki en başarılı askeri birimlere sahiptir. Türkiye yanında Pakistan, Bosna, Katar, Malezya, Azerbaycan gibi ülkelerde sürece katkı sağlayabilir. Yurt dışı görevlerinde itibar sorunu yaşamayan ve vazifesine ihanet etmemiş bazı ülkelerden de askeri destek alınabilir. (Mesela Hollanda asla olamaz, Ruanda ve Bosna deneyimleri).

Türkiye’nin Filistin konusundaki gayreti artık somut bir netice üretebilir, üretmelidir. Şartlar oluşmuş ve İsrail tarafı açık kusurlar ortaya koymuştur. Yapılması gereken bilgi notları ile taahhüt edilenlerin yapılmasıdır. Bu süreçte en değerli oluşum Uluslararası Kudüs Güvenlik ve Barış Gücü’dür. Türkiye başkanlığında’ ki INTERNATIONAL QUDÜS SECURITY AND PEACE FORCE Uluslararası Kudüs Güvenlik ve Barış Gücü Filistin’deki şiddeti ve İsrail terörünü ortadan kaldıracak tek çözümdür. Türkiye tüm imkânları ile bu konuyu gündeme getirmeli, Filistin tarafı bu iş için gayret ortaya koymalıdır. Bundan daha doğru ve meşru bir zaman yoktur.