Dr. Celalettin Duran


Filistin ve Mescid-İ Aksa’nın Geleceği için Siyasal ve Sivil Perspektif

14 Mayıs 2021 12:54

Filistin meselesi ve Mescid-i Aksa insanlık ve medeniyetler tarihi kadar kadim bir mesele. Mescid-i Aksa ve Kudüs, tarih boyu medeniyetlerin dünya hakimiyeti fikri, iktidarı temsil etme arzusu ve modern zamanda hem bölgesel hem küresel güç olma yarışının kilit taşı olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylesine kadim, derinlikli, medeniyet ve dinlerin doğrudan hedefinde bir meseleye hiçbir gücün kayıtsız kalmayacağı aşikardır. 

Tarihin akışı içerisinde Kudüs’ün temsil rolü, haçlı seferinden, Hz. Ömer efendimizin fethine, Selahaddin Eyyubi’den, Osmanlı Hakimiyetine ve nihayet Modern Siyonist işgale kadar her dönem medeniyetlerin dünya iktidarlarının sembolik temsili diyebileceğimiz bir role sahiptir. Bugün yine tarihte olduğu gibi Kudüs ve Filistin işgal altındadır ve işgalciler yine tarihteki olduğu gibi zulüm, azgınlık ve kanla kutsal topraklarda bir işgal yönetimi icra etmektedirler. Buna karşın tarih İslam milletlerine, Müslüman dünyaya bir sorumluluk yüklemektedir. İşte tam da İslam dünyasının Filistin ile olan irtibatı, siyasal, fikri, itikadi, diplomatik tüm bağları, bu bağların tanımlanması, hedeflerin belirlenmesi, siyasal ve diplomatik tavırların nasılı ve icrası gibi bir yığın sorunsalı ve çözüm problemini önümüze koymaktadır.

Bugünlerde Kudüs’te yaşanan güncel sorunlar, seçimlerin iptal edilmesi, Mescid-i Aksa’ya yapılan saldırılar, bu saldırıların politik küresel arka planı üzerinden tarihsel derinliği kaybetmeden bir tavır belirlemeyi ve bir siyasi vizyon ortaya koymayı gerektirmektedir. Bu tavır belirlemeyi şekillendiren iki cihet bulunmaktadır birincisi; Siyonizm ve Siyonist projeyi destekleyen tavır. İkincisi de İslam dünyasının belirlemesi gereken tavır.

İşgalci Siyonist Rejim

Siyonizm, ırkçı emperyalist ideoloji binlerce yıllık bir mikrop olarak zulüm üretmektedir. Siyonizm iyi tanınmadığı, bütün yönleriyle bilinmediği sürece karşı siyaset, karşı propaganda üretme imkânı da olmuyor. Bugün güncel olarak yaşanan olaylar, seçimlerin iptal süreci, israil’de aylardır hükümet oluşturulamayışı ve liberaller ile radikaller arasında yaşanan ayrışmalar bize hem Siyonist cephedeki ayrışmaları hem de yeniden, İsrail’in işgal politikalarına karşı yeni bazı stratejileri oluşturmak için imkanların geliştiğini göstermektedir. Siyonistlerin artık yekpare bir güç, tek bir kitle olmadığı gerçeği yeni bir siyasal vizyon yeni bir perspektif gerektirmektedir.

Normalleşme süreci sonrası gelişen bölgesel olaylar artık Siyonizm karşıtı üretilmiş geçen yarım asrın politik kurumları ve söylemleri anlamını yitirmiştir. Bölgesel güçler, denklemler ve aktörlerin politika üretme biçimi değişmiştir dolayısıyla yeni bir siyasal perspektif gerekmektedir. Bu perspektif aktörleri yeniden tanımlayan, güç dengelerini yeniden belirleyen ve yekpare olmayan bir siyonizme karşı belirlenmiş yeni bir perspektif olarak şekillenmelidir. Hem Filistin toplumu hem uluslararası denklemler bu bağlamda imkanlar taşımaktadır.

Liberal Yahudi lobileri ile radikal lobiler arasında 2007 yılından beri bir kırılganlık var. Bu kırılganlık Talmut’un yorumlanmasından, büyük İsrail fikrine ve mevcut dünya düzeni içerisindeki para, siyaset ve gücün yönetim şekline kadar kapsamlı bir ayrışmadan bahsetmek mümkündür. Bu durum ABD, Avrupa ile İsrail içerisindeki Yahudilerin tutumlarında derin değişikliklere sebep olmaktadır. Bugün bu ayrışmanın en pratik yansıması şu günlerde Liberal Netenyahu’nun hükümet kurmak için sağcı radikallerle yakınlaşmak zorunda kalışı ve Sağcı radikallerin İsrail içerisinde güçlenmeleridir.

ABD ve AB’nin tutumu

Amerika’nın tutumu genel politika bağlamında belirleyici politika İsrailin güvenliği olsa da ayrıntıları şekillendiren politikalarda sorunlar yaşamaktadır. Avengelistler, liberaller ve radikaller Amerikayı kendi politik perspektiflerine doğru zorlamaktadır. Bu süreci en belirgin olarak Tramp döneminde geçmiş dönemlere nispeten daha açıktan görme imkanı yakaladık. Avrupa İsrail problemiyle daha az ilgilenmek istiyor ve İslam dünyasıyla daha büyük çatlaklar yaşamayı ekonomik istikrar, Pazar ve daha başka birçok kaygılar dolayısıyla riskli görüyor. ABD içerisindeki ayrışma İslam Dünyasının hem ABD hem AB merkezli, Siyonizm için yeniden ve daha güçlü politikalar belirleme imkanı oluşturmaktadır. Yahudi lobileri, sermayesi ve diasporaları arasında yaşanan görüş ayrılıkları, Liberaller ve radikallerin ABD ve Avrupa’da farklı siyasal ve diplomatik tutumları, Bölge devletleri ve İslami Hareketlerin, Filistin için stratejik planlarını farklı bir düzeyde yeniden yapılandırmayı gerekli kılıyor. ABD ve AB’nin Filistin konusunda ikircikli ve tutarsız tavrı aslında kendi krizlerini de yansıtmaktadır. Bu dağınık görünüm bugün için ekonomik, askeri ve siyasi güç ile örtülüyorsa da bu kriz her fırsatta patlak vermeye devam ediyor.

 

İslami Hareketlerin Tutumu ve yeni parametreler

İslam Dünyasında devletlerin bağımsız politika üretemeyişi, İslami düşüncenin baskılanması, ABD, İsrail, Avrupa’nın bölge ülkeleri üzerindeki siyasi, ekonomik, askeri hegemonyası devletleri ve devlerin oluşturduğu uluslararası kuruluşları etkisiz ve işlevsiz kılmaktadır. Bu durum İslami Hareketleri bölgede daha etkin daha belirleyici ve halkın tutumunu yansıtan en büyük organizasyon olarak ortaya çıkarmaktadır. İslami Hareketler, İslam Dünyasının devlet altı en büyük yapıları diyebiliriz. Aslında bu durum devletler ve hareketler arasındaki çatışmaları da belirleyen bir sebep olarak görünmektedir.

Filistin konusu 1948 sonrası devletlerin konusuyken Arap-İsrail savaşları sonrası yaşanan politik değişim, askeri darbeler, yönetimlerin ve devlet politikalarının değişmesi, devletleri devre dışı bırakmıştır. Bu durum İslami Hareketleri 1970 sonrası daha etkin kılmış, Filistin konusunda Hareketleri İslam toplumu adına inisiyatif almaya zorlamıştır. Dolayısıyla Devletlerin rolünü İslami Hareketler almıştır. Bu rol değişimi İslam Toplumu arasında Filistin Davasının toplumsal karşılığını ideolojik dini zeminini güçlendirmiş fakat politik, diplomatik ve uluslararası kanunlar karşısında zayıflatmıştır. İslami Hareketlerin siyasallaşma süreçlerinin Türkiye istisnasıyla beraber gecikmesi de siyasi-diplomatik alanda Müslümanları zayıflatan başka bir unsur olmuştur.

Bugün güncel olarak yaşadığımız Kudüs’te Müslümanlara yapılanlar, bu yapılanların İsrail seçimleri sonrası yaşanan hükümet kriziyle olan ilişkisi ve uzun zamandır yaşanan Liberal lobilerle radikal lobiler arasındaki çatışmalarla olan bağlantısı bize islami hareketlerin yeni dönemi nasıl planlamaları gerektiğiyle ilgili oldukça önemli ip uçları vermektedir.

İslami Hareketler 11 Eylül olayından birkaç yıl önce başlayan tasfiye süreciyle bölgede hemen her ülkede siyasetten ve devletten tasfiye sürecine sokuldular. Bu tasfiyenin belki tek istisnası HAMAS hareketiydi ve 2006 seçimlerinin hedefi de HAMAS’ın tasfiyesiydi. İslami Hareketlerin tasfiye süreci İslam dünyasında yok olan devlet inisiyatiflerinin yerini alan hareketlerin de denklem dışına itilmek suretiyle tamamen küresel dönüşümün önündeki engelleri kaldırmaktı. Zira bugün hala İslam dünyasının en büyük sosyolojik varlıkları hareketlerdir. Bu merkezi akıl, ortak hareket etme kabiliyeti, siyasi hadefi olan mekanizmalar dünyada yer alan ve bölgeyi hegemonyasında tutan güçler için en belirgin tehdit olarak görünmektedir.

Bu tasfiye sonrası İslami hareketler insan kaynağı, ekonomik, siyasi ve sosyolojik olarak oldukça zayıflatıldı ve kendilerini tekrar mevcut duruma adapte etme problemi yaşamaktadırlar. Yeni bir hedef, sosyoloji, yeni bir siyasi vizyon ve geleceği inşa edici diplomasi ve lobi oluşturmada oldukça dağınık bir görüntü ortaya koymaktalar. Terör, radikalizm, ılımlılık, diyalog ve sekülerleşme gibi farklı uçlarda örselenerek hareketlerin tasfiyesinin ötesinde varlık zeminlerini de ortadan kaldırmak amaçlanmıştır. Geleceğin İslami Hareketi veya İslami hareketlerin geleceği konusunda her alanda kapsamlı bir tecdid en önemli sorun olarak Müslüman toplumun önünde dururken diğer taraftan siyaset, kamu diplomasisi ve lobi gibi daha yeni aygıtlar da güçlü olarak hareketlerin bir parçası olmak zorundadır.

Bütün bunların Filistin pratiği ise en acil meseledir. Zira İslam dünyasında, islami hareketlerin Kudüs ve Mescid-i Aksa ortak eylem planı, strateji belgesi ve ortak adımların birlikte yönetimi gibi kurumsallaşan yapıları henüz oluşmuş değil. İslami Hareketlerin Kudüs’ün nasıl özgürleşeceğine dair bir ortak düşünce dahi oluşturmuş değiller. HAMAS’ın desteklenmesi konusunda bir destek vizyonu ve kapsamına ihtiyaç duyulmaktadır. Bütün bunların yanında Hareketlerin bu müşterek hedeflerini devletlere ve uluslararası kurumlara dayatacak mekanizmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bir ortak eylem planı örneği olarak, bazı İslam ülkelerinin Kudüs ve Filistin için ortak barış gücü oluşturması uluslararası hukuk açısından, dünyadaki örnekleri açısından mümkün fakat bunun için güçlü bir irade ve inisiyatifin oluşması gerekmektedir. İşte bu ortak ve makul plan bütün Müslüman toplum için önemli bir hedef olarak önümüzde durmaktadır.

Bölgenin genelinde İslami Hareketler ve siyasi oluşumlar, özelde ise HAMAS (İslami Direniş Hareketi), bölge küreselciler ve uluslararası güçler tarafından yepyeni bir formda bir dizayna tabi tutulurken ve köklü değişimler yaşanırken bu yeni dönemin yeni çatışma evreninin belirleyici ana parametresi siyaset, diplomasi ve lobi alanlarında hızla çalışmalar yapıp pozisyon almalıdır. Bu bağlamda Mısır, Yemen, Libya, Suriye’de de bu yeni parametrelere ihtiyaç duymaktayız. İslami Hareketler, bu ülkelerde olduğundan çok daha fazla ve çok daha güçlü bir biçimde Filistin konusunda güçlü siyaset, etkin diplomasi, kamu diplomasisi ve lobi gücüne ihtiyaç duymaktadır. İslami Hareketler kısa süre içerisinde 11 Eylül, Arap Baharı ve Darbeler sonrası dağılan yapılarını, lider krizlerini, iç problemlerini ve tali meselelerini aşarak sürece tekrar dahil olacakları bir yapılanma ve karar sürecini hızla işletmelidir. Aksi halde yakın gelecekte hem İslami hareketler yeni dünya sisteminin dışında kalacak hem Kudüs ve Mescid-i Aksa konusunda tüm İnisiyatifi kaybedecekler.

Sivil Toplum Kuruluşları ve Siyasi Partiler

Ülkemizde ve genelde İslam dünyasında sivil toplum kuruluşları özellikle insani yardım kuruluşları çok uzun yıllardır Kudüs ve Mescid-i Aksa’ya yönelik çalışmalar yürütmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının Filistin özelinde toplumsal bilinci güçlendiren çalışmaları, kamuoyu oluşturan ve acil durumlarda aldıkları inisiyatif çok değerli ve Kudüs meselesinde bugün tüm dünyada her an hızla toplumu harekete geçiren bir mekanizmadır. Ülkemizde ve dünyada sivil toplum kuruluşlarının Kudüs ve Filistin çalışmalarının çok büyük bir kısmı İnsani yardım çerçevesinde yürümektedir. Siyasi Partilerin bu konuda ki tavrını belirleyen ise Siyasal söylem ve İsrail karşıtı politik tavırdır. Sivil toplum Kuruluşları her yıl milyonlarca lira insani yardım ve proje finansı sağlarken, siyasi partiler de bu konuda kendi ülkelerinde politik söylem üretmekteler fakat bu milyonlarca liralık destekler, Uluslararası siyaset, diplomasi, medya ve lobi gücüyle desteklenmediği takdirde bütün harcamalar ve yapılan destekler toplumsal bilinçlenme seviyesinde kalmaktadır. Bugün ne yazık ki Filistin’e destek çalışmaları Kudüs’te İftar fotoğrafı, Gazze’de kurban kesimi veya elçilik önlerinde eylemler düzeyinde kalmaktadır. Yapılanlar çok büyük bir değere ve kıymete sahiptir fakat onlarca yıldır aynı düzeyde, aynı stratejiyle ve aynı aygıtlarla yapılan benzer çalışmalar çok eksik kalmaktadır. Bu durum her kriz, savaş ve Filistin’in statüsü tartışmalarında yeniden bir insani yardım planına dönüşmesi bir çözüm değildir. Uluslararası hukuk, diplomasi, ülkelerin politik tavırlarını değişikliğe zorlamak ve karar alıcılar üzerinde lobi baskısı oluşturmak gibi çalışmalarla İnsani yardım beraber ve bütüncül bir program olarak yürümediği takdirde sadece sürdürülebilir yoksulluk ve toplumsal tatmini yerine getirmiş olacağız. Sivil Toplum kuruluşlarımız esirler, kadın tutuklular, çocuk mahkumlar, gazeteciler, yaşlılar, siyasi tutuklular, Oslo’nun fiilen yok sayılması, İsrail’in keyfi, hukuksuz uygulamaları, mülkiyet haklarının gaspı, uluslararası yargıda İsrail’in savaş suçlarının yargılanması, İslam ülkelerinin ortak Filistin Barış Gücü oluşturmasını sağlayacak inisiyatifin zorlanması gibi daha onlarca sorumluluğu yerine getirmelidir. Bu kadar kapsamlı ve en acil yapılması gerekenlerin tamamı yerine sürekli tekrar eden gıda merkezli yardımlar mevcut yapılan çalışmaların da sonuç vermesinin önüne geçmekte ve etkisizleştirmektedir. Bu aksak durum medya ve siyaset vizyonumuzda da benzerdir. Bütün bu durumlar yeni bir döneme girdiğimizi yıllardır uyguladığımız stratejilerin doğru, yerinde ve çok değerli olduğunu fakat yeni dönemi ve geleceği kurmak için yetersiz kaldığını göstermektedir. Diaspora çalışmaları, siyasal faaliyetler, diplomasinin artırılması, bilgi üretimi ve teknoloji gibi alanları da kapsayan yeni bir vizyona ihtiyaç duymaktayız yani Özgür Kudüs için kapsamlı ve bütüncül bir vizyona ihtiyaç duymaktayız.

Sonuç 

Dünya modernizmden post-modernizme geçişte ve bugün post sonrası döneme geçişte çok yönlü çok kapsamlı bir dizayn yaşamaktadır. İnsanın ontolojik bağlamları doğrudan hedef alınırken, insan, mekan ve zamana ait tüm tasavvurlar üzerinde bir değişim yaşanmaktadır. Bu değişim sıradan bir siyasal değişimi değil, insanı, sanatı, eğitimi, sosyolojiyi, politikayı, mimariyi, fiziği, hukuk ve güvenlik anlayışlarını, ekonomiyi ve demografik dağılımı dahi ön görmektedir. Bu kadar kapsamlı bir değişim açıkça her yönüyle hissedilirken İslam ülkelerinden, İslami Hareketlere, sivil toplumdan siyasi partilere kadar tüm organizasyonlar yeni bir vizyon ve strateji belirleyemezse çok büyük savrulmalar ve örselenmeler yaşanabilir.

İslam Ülkeleri Arap-İsrail savaşı ve İslam Konferansı Örgütünün kuruluşu sonrası Kudüs ve Mescid-i Aksa planını güncelleyebilmiş değil. İslam Ülkelerinin önüne yeni bir politik vizyon olarak İslam Barış Gücü’nü koymak suretiyle yeni bir siyasi-politik süreç oluşturulmalıdır.

Filistin devletinin teşkili ve statüsü konusunda ortak bir planın İslami Hareketlerden, Sivil topluma her kesim ve yapı tarafından ortak bir plan olarak dayatmak zorundayız.

İslami Hareketler ortak bir Kudüs eylem planı ortaya koyarak ekonomik, siyasi, diplomatik, hukuki ve insani bir program yürütmeli ve bu yürütme için gerekli kurumsal yapılar teşkil edilmelidir.

Sivil toplum kuruluşları insani yardım, gıda, kurban, acil yardım düzleminden yeni dönemin vizyonuna uygun yeni planlamalar ve stratejiler belirlemelidir.

İslami Direniş Hareketi HAMAS bütün bu konularda kapsamlı bir çalışma yapıp hareket ve kuruluşlara öncülük etmek, parametreler vermek ve çerçeve çizmelidir. Bütün bu çalışmaların en kısa zamanda gündeme gelmesi, planlanması ve yapılmasını temenni ediyorum.

(*) Dr. Celalettin Duran'ın bu yazısı Milimanaliz sitesinden alıntılanmıştır.