Taha Kılınç


Su Krizi

15 Temmuz 2021 12:32

İtalya, 15 Kasım 1869’da Kızıldeniz kıyısındaki Aseb limanını -görünürde bir denizcilik şirketi üzerinden- satın aldığında, Afrika Boynuzu’ndaki kolonyal faaliyetlerinin temellerini atmış oluyordu. İngiltere, Fransa ve Almanya’yla kıyaslandığında oldukça zayıf ve güçsüz bir konumda bulunması, İtalya’nın “merkez”de önemli sömürgeler edinememesine yol açsa da, Hint Okyanusu’na bakan konumuyla Doğu Afrika da fena değildi. Aseb’in yönetimi 1882’de resmen İtalyan hükümetine geçecekti.

Sonraki yıllarda Afrika Boynuzu’nda yayılmacı faaliyetlerini sürdüren İtalya, 1 Mart 1896’da Etiyopyalılar karşısında Adva’da tattığı ağır hezimete kadar, bölgenin en önemli yabancı işgal gücüydü. Adva Savaşı’nda Etiyopyalılara Rus danışmanlar yardımcı olmuş, Rusya İmparatorluğu ayrıca savaşın ardından bir tıbbî heyeti Etiyopya İmparatoru Menelik’in emrine vermişti. Adva öylesine önemli bir dönüm noktasıydı ki, İtalyanlar 1935’te başlayan İkinci İtalya-Etiyopya Savaşı’na kadar Afrika Boynuzu’nda kayda değer bir varlık gösteremedi.

İtalya’nın Doğu Afrika’daki bu ilk serüveni, kısa sürmesine rağmen, etkileri günümüzde hâlâ devam eden bazı gelişmeleri tetiklemişti:

15 Nisan 1891’de İtalyanlarla İngilizler arasında imzalanan ünlü protokol, Nil nehrinin suları üzerinde Mısır ve Sudan’ı -her iki ülke de o dönemde İngiltere’nin kontrolü altındaydı- “egemen güç” haline getiriyordu. Bu protokolü takip eden çok sayıda anlaşma ve memorandum durumu teyit edecek, Mısır böylece sürekli olarak Nil havzasındaki “sert ve kararlı ağabey” konumunu koruyacaktı. 7 Mayıs 1929’da imzalanan anlaşma, Nil güzergâhında Mısır’dan başka ülkelerin baraj inşa etmesini fiilen imkânsızlaştırıyordu; Mısır ise kendi projelerini uygularken havzadaki diğer ülkelerin rızasını aramak zorunda değildi. Nihayet 1959’da Mısır ve Sudan arasında varılan mutabakatta, Sudan’a bazı küçük haklar tanınsa da, havzanın diğer ülkelerine herhangi bir imtiyaz sağlanmıyordu.

Günümüzde, Afrika gündemiyle ilgilenenlerin yakından izlediği gibi, Etiyopya’nın 2011’de Nil üzerinde inşasına başladığı Büyük Rönesans Barajı, Mısır, Sudan ve Etiyopya arasında savaş bile çıkarabilecek derecede ciddi bir krize dönüştü, dönüşüyor. Nil’in iki ana kolundan Mavi Nil’e yapılan barajın, önümüzdeki yıllarda Nil’in Mısır istikametine doğru akışını yüzde 25 oranında azaltacağı hesaplanıyor. Bu durumun da bilhassa tarımda Nil’e bağlı olan Mısır’ın -zaten kötü durumdaki- ekonomisini korkunç zararlara uğratacağı belirtiliyor.

Peki, Büyük Rönesans Barajı’nın inşasını kim üstlenmiş dersiniz? Cevap ironik ve düşündürücü: Merkezi Milano’da bulunan dev İtalyan inşaat şirketi Webuild yoluyla, İtalyanlar. Böylece, 1941’de İngiltere’nin baskısıyla bölgedeki sömürge yönetimlerine son vermek zorunda kalan İtalya, yeniden Etiyopya’da boy gösteriyor. Üstelik yine Mısır’ın da içinde yer aldığı, Nil merkezli yeni bir senaryo çerçevesinde. Daha ilginci, Etiyopya yönetimi, geçtiğimiz hafta Rusya ile kapsamlı bir askerî anlaşmanın imzalandığını duyurdu. Bu gelişmeyi, Mısır ve Sudan’dan sıklıkla gelen “Nil sularına müdahale, savaş sebebidir” türünde tehditkâr açıklamalar eşliğinde okuduğumuzda, manzara tümüyle dikkat çekici hale geliyor.

Coğrafyanın üst tarafında, bir başka “su krizi” de İsrail’le Ürdün arasında yaşanıyor. İşgal ettiği topraklardaki su havzalarına da el koyan İsrail, 1994’te barış anlaşması imzaladığı Ürdün’le suyu kısmen paylaşmayı kabul etmişti. Ancak İsrail hükümetlerinin başına buyruk uygulamaları, Ürdün’ün sıklıkla su sıkıntısına sürüklenmesine yol açtı. 2009-2021 arasında İsrail başbakanlığı görevinde bulunan Benyamin Netanyahu’nun kasten takip ettiği bu tutarsız siyaset, yeni başbakan Naftali Bennett tarafından telafi edilmek isteniyor. Ürdün’ün başkenti Amman’da Kral Abdullah’la gizli bir görüşme gerçekleştiren Bennett, eski sağlam ilişkilere geri dönülmesine karşılık, Ürdün’e aktarılan su miktarının da artırılacağı sözünü verdi. Tamamen iktidarı yeniden ele geçirmeye odaklanan Netanyahu ise hiçbir temele dayanmayan şu açıklamayı yapmaktan çekinmedi: “Kral Abdullah’a su verelim, o da gitsin İran’a yardım etsin!”

Mısır ve Ürdün, İsrail’in Ortadoğu’daki eski ve geleneksel Arap müttefikleri olarak kabul ediliyor malum. Ancak su krizlerinin akıllara getirdiği bir soru var: İleride yaşanacak muhtemel bir su savaşında, Mısır veya Ürdün, İsrail’i yanlarında ve kendi saflarında bulabilir mi? Bölgedeki ilişkiler ağını dikkatle inceleyen herkes, bu sorunun cevabının “hayır” olacağını biliyor.

(*) Taha Kılınç'ın bu yazısı Yeni Şafak Gazetesi'nden alıntılanmıştır.