İsmail Mansur Özdemir


Tanzimattan Bugüne Göç Politikaları (Uygulamalar ve Perspektif)

28 Temmuz 2021 10:54

İçinde yaşadığımız coğrafya göçün bir hamur gibi insanı yoğurduğu bir coğrafyadır. Dinamik bir süreç olmakla birlikte baktığınız yere ya da göçü var eden dinamiklere göre mahiyeti ve algısı değişebilir.

Anadolu yurdu tüm kıta ve medeniyetlerin tam da kavşak noktasında olması münasebeti ile göç ve göçmenlik bu coğrafyanın bir kaderi olmuştur. Bizzat bu coğrafyanın sahibi Milletimiz ve akraba milletler büyük göç yollarını aşarak bu coğrafyaya geldiler ve bir medeniyet imal ettiler. Tabi arkalarındaki bıraktıkları Asya steplerine olan özlemlerine yitirmediler ve bunun için Ata yurdu adını verdiler.

Göçer bir toplum olarak Kültür ve yaşamlarını atların sırtına vurarak yaşamayı bilseler de insanlığa numune olacak büyük uygarlıklarını yerleşik hayata geçerek oluşturdular. Yerleşik hayata geçilse de Milletimizin kader ve yazgısındaki göç gerçeği her zaman taze ve sıcak kaldı. Sadece Milletimiz açısından göç ve göçmenliğin tarihini kaleme alsak ciltler dolusu metin ortaya çıkacaktır. Bir imkân olmakla birlikte gerekçe ve var ettiği zorluklar açısından Göç toplumların kader çizgisinde ve özellikle Milletimiz kader çizgisinde kritik bir olgu olarak durur.

İslam’ın Mekke’de var oluş sürecine baktığımızda da bir imkân olarak Göç ile karşılaşırız. Müslümanların İslami yaşama konusundaki gayretlerine karşılık Mekke Cahiliyesi onlara yaşayacak alan bırakmadığında da Hicret yani Göç bir ilahi bir nimet olarak İslam toplumuna Allah tarafından bir yeni imkân olarak bahşedilmiştir. Biz Müslümanlar Mekke’den Medine’ye göçmek suretiyle Müslümanların Hicretini ve Medine’de inşa ettikleri yüksek medeniyet çekirdeğini çok önemsiyoruz. Mekânları mutlaklaştırmadığımızdan Allah’ın geniş arzı içinde kendimize yaşayacak bir emin beldenin var olduğuna inanıyoruz. Bu durum Medine’ye olan göçün Mekke’nin fethini sağlayan bir çelikleşme sürecinin de ilk adımı aynı zamanda. Hicret, Allah’ın baskı ve zulüm altında inleyen Müslümanlara bir rahmet tecellisi olarak lütfettiği çok büyük bir nimet.

Milletimiz Göç tarihinde en dikkat çekici süreç son iki yüzyılda gerçekleşmiştir. Osmanlının siyasi olarak içine düştüğü darboğaz ve özellikle yakın bölgelerde ortaya çıkan savaşların etkisi ile büyük bir insan göçünün ortaya çıktığını yakın tarihten biliyoruz. Buna yönelik olarak Merkez devlet aklının nasıl bir süreç yönettiğini ve Anadolu’nun bu kadar yoğun bir insan hareketini nasıl sosyal olarak içerdiğini anlamak çok önemli.

Osmanlı Devleti geniş bir evrende çok farklı milletlerin bir araya gelmesi ile oluşmuş uluslar üstü bir yapıdadır. Artan ulusçuluk fikri ve Batının yayılmacılık konusundaki saldırgan tutumu ile Osmanlı toprakları çatışma ve savaşın alanı haline geldiğinden Osmanlı himayesinde bulunan topluluklar saldırgan ulusçuluk fikri ile zehirlenerek Osmanlıya ve Müslüman ahaliye karşı savaş başlatmışlardır.  Balkanlarda, Kırım ve Kafkasya’da yaşanan bölgesel çatışmalar sebebiyle katliamlardan korunmak amacıyla kitlesel büyük göçler ortaya çıkmıştır.

İkinci Abdülhamit döneminde ortaya çıkan bu yüksek etkili sosyal olay neticesinde devlet ve millet olarak oldukça yoğun bir mesainin ortaya çıktığı söylenebilir. Savaş ve göçler Devletin sosyal karakterinde belirgin bir rol değişimi ortaya koymuş ve yeni bir sosyal devlet nizamını ortaya çıkarmıştır. Bunun yanında acil müdahalenin tamamlanmasıyla birlikte bir göçmen iskân programının ortaya konulduğu da görülecektir.

Tanzimat Dönemi Göç Politikalarında Sosyal Politika Uygulamaları

Genel olarak İslam düşünce sistemi, toplumsal yapının en küçük unsurundan başlayarak en büyüğüne yani devlete kadar ahenkli bir dayanışmayı öngörür. Öngördüğü sosyal dayanışma hayalci olmaktan ziyade pratik bir uygulamadır. Söz gelimi kendi komşusunun halini bilmeyen ve onunla ilgilenmeyen bir bireyin başka sosyal hamleler yapmasını anlamlı saymaz. Devlet de bu sistemin tamamlayıcısı bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. ( Tabakoğlu, 1987: 38-42).

Osmanlının son döneminde savaşlarla yeni ve öncelikli bir gündem oluşmuştur. Balkanlarda başlayan savaş ve özellikle 1897 Yunan muharebesiyle ‘evlad-ı şüheda ve malulin-i guzat-ı asakiri şahane’ yani şehit aileleri, sakat ve yaralı askerler ve gaziler ön plana geçmiştir. Basının da yardımlarıyla bu kesimlere yönelik ciddi bir seferberlik olmuştur. Bu kategoriler dışında yetim ve dullar devlet tarafından tekaüt sandıkları çerçevesinde koruma altına alınmıştır. Fakru zarurete düçar olanlar, muhtacin, muhtacin-i zürra, müsabin, aceze ve aceze-i hüccac, eytam e eramil, mazulin gibi kavramların, Osmanlı belgelerinin dilinde yoksulluğun meşruiyet sınırlarını çizdiğini söyleyebiliriz. Bu meşruiyet sınırlarının dışında serseriler, dilenciler ve fuhuş yapan kadınlar bırakılmıştır. Süreç içinde bu sınıfların denetimi içinde ‘mürur tezkeresi’ gibi kontrol teknikleri geliştirilmiş ve şehirler bu kesimlerden arındırılmaya çalışılmıştır (Özbek, 2002: 54). Kısaca Tanzimat’ın devletleştirme eğilimiyle Geleneksel kurumlara el koyması gelişen sosyo ekonomik süreçler karşısında toplumsal yapının kendi iç direnç sistemini ortadan kaldırmıştır. Bu tür bir devlet müdahalesiyle klasik toplum-devlet konumlanışı ciddi bir zafiyete girmiştir. Tüm sosyal sorunlarla devlet ilgilenmek zorunda kalacaktır. Cumhuriyet dönemine kadar devam edecek bu sürecin kendisine has karakteri olduğunu söylemek mümkündür. Cumhuriyetin kuruluşu ve modern devlet yapısına geçilinceye kadar temel sosyal ihtiyaçları karşılamak amacıyla Osmanlı Devletinin son zamanlarında, sosyal yardımlarda dolaylı ve dolaysız olarak görevli müesseseler kurulmuştur. Sağlık hizmetleri ile ilgili olarak kurulan hastaneler, yaşlı ve bakıma muhtaçların bakım ve korunması amacıyla “Darülaceze”, özellikle savaşlar neticesinde ailesiz kalan yetimlerin korunması amacıyla “Darüleytamlar” ve hasta, yaralı askerlere yardım etmek amacıyla “Kızılay” gibi kurumlar da önem kazanmıştır. Tanzimat’la başlayan ve Birinci Dünya Savaşı bitimine kadar süren süreçte (1839-1918) Osmanlı’da sosyal yardım üç ana karakter taşımaktadır.

Buna göre ilk aşamada sosyal yardım uygulamaları, özellikle Tanzimat sonrasında şekillenmeye başlayan merkezi devlet hazinesinden yoksullara dönük maaş ödemeleri şeklindedir. İkinci aşamada, 2. Abdülhamit’in, kişisel ihsanları ve sadakaları vasıtasıyla yaptığı yardımlar. Üçüncü aşamada ise, sosyal yardım, II. Abdülhamit iktidarını deviren ve II. Abdülhamit’in izlerini silmek gayretleri ve modern bürokratik bir sosyal yardım sistemi kurma çevresindeki girişimlerdir. II. Abdülhamit dönemi refah sistemi geçiş dönemi özellikleri açısından incelemeye değer bir mahiyettedir. Osmanlı devletinin geleneksel refah sisteminin çözülmesiyle, devlet tüm toplumsal ihtiyaçları karşılamak zorunda kalacaktır. Osmanlı devletinin resmi ve bürokratik kurumlarıyla bir refah devleti görünümü almamış olmasına rağmen özellikle II. Abdülhamit’in yoksul ve ihtiyaç sahiplerine yapmış olduğu yardım ve ihsanlarla refah devletinin işlevleri ikame edilmiş ve bir bakıma geçiş formunda bir refah devleti inşa edilmiştir. II. Abdülhamit döneminin en önemli karakteristik özelliklerinden biri, padişahın yoksul ahaliyi koruma altına almış olmasıdır. Soğuk kış günlerinde tüm ihtiyaçlılara dağıtılan kömür yardımları, yoksul ve ihtiyaçlılara yönelik insani yardımlar, mahkûmlara yönelik yardımlar, özellikle bireysel ihtiyaçlar için yapılan arzlara karşı padişahın ilgi ve alakası halkın padişaha ve devlete karşı yüksek bir teveccüh içine girmesine neden olmuştur. Abdülhamit hayratının, önceki hayratlardan ayrıldığı noktalardan biri de, Osmanlı topraklarının en ücra köşelerine ulaşabilmiş olmasıdır. Bu durum artan Emperyalist etkilerin özellikle kültürel ve dinsel etkilerinden bölge insanlarını koruma yanında, halifelik nosyonunun siyasi gereğini gerçekleştirmek ve Osmanlı hâkimiyetini, hem görünür kılmak hem de tahkim etmek üzere kurgulanmıştır (Özbek, 2002: 180). On dokuzuncu yüzyıl boyunca merkezi devletin, bir zamanlar devletin faaliyet kapsamı dışında bulunan kamu sağlığı, sosyal yardım ve çocuk refahı gibi alanlara nüfuzunun tedricen artmış olduğunu görüyoruz. Başka bir ifadeyle söz konusu süreç zarfında ‘refah ve saadeti umumiye’yi temin’ devletin temel faaliyet alanları arasında yer almaya başlamıştır. Abdülhamit döneminde, modern refah sistemini inşa etmeye yönelik pek çok girişim sayılabilir. Bu girişimler geleneksel sistemindeki çözülmeye rağmen padişahın kişisel gayret ve girişimleri sonucunda özgün uygulama ve müesseseler açısından bakıldığında kısa bir zamanda Avrupalı devletleri kıskandıracak noktaya ulaşmıştır. Refah sisteminin kamu harcamalarının büyükçe bir kısmı da yine padişahın kişisel servetinden karşılanmıştır. Bazı kurumların oluşumunda da basın yoluyla yapılan kampanyalar toplumsal katılıma da imkân sağlamıştır. Toplumsal beklentilere yüksek düzeyde cevap veren, II. Abdülhamit’in kurmuş olduğu modern Osmanlı refah rejiminin özellikle kurumsal oluşumlar açısından çok özgün ve güçlü bir uygulama olduğunu söylemek mümkündür. II. Abdülhamit, ahalinin mutluluk ve refahını oluşturmak amacıyla güçlü bir refah stratejisini yapılandırmıştır. Kurulan bu müesseselerle modern anlamda kurumsallaşmış modern bir sosyal devletin adımları atılmış oldu. Bu kurumlardan özellikle Darülaceze, Hamidiye Etfal Hastane-i Âlisi, Darülhayr-ı Ali gibi müesseseler Cumhuriyet döneminde de varlığını devam ettirecek müesseselerdir. Bu hassas dönemin karakteristik özelliklerini anlamamız açısından bu müesseseler bize önemli ipuçlarını verebilecek mahiyettedir.

Darülaceze; Tanzimat’la birlikte ortaya çıkan yeni sosyal süreçler artan dezavantajlılığı ortadan kaldırmaya yönelik tedbirlerin başında gelir. Osmanlı başkentinde 19. yüzyıl sonunda yüksek düzeyde bir yoksulluk durumu ortaya çıkmıştır. Bu ve benzeri sorunlara Balkanlardan ve Kırımdan gelen milyonlarca Müslüman göçmen ile beraber ortaya çıkan başka sorunlarda eklenmiştir. Bu yoğunluğun bir sonucu olarak dilencilik ve sahipsizlik- kimsesizlik, aidiyetsizlik- durumu Osmanlı toplumu ve devleti için tahammül edilmez bir hal almıştır. Yoksulluğun bir doğal sonucu olarak ortaya çıkan ve zamanla istismar edilen dilencilik konusuyla ilgili bazı düzenlemeler yapılmıştır.

Osmanlı toplumu ve devleti spesifik sorunlar yanında dönemin küresel ortak sorunlarına da diğer Batılı ülkelerle birlikte muhatap olmaktaydı. Artan bu sorunlara karşı özellikle yoksulluğun oluşturduğu tüm kesimlerin ihtiyaçlarının karşılanarak kent yoksulları üzerindeki kontrolü sağlamak ve disiplin tesis etmek amacıyla 30 Mart 1896 tarihinde başta Padişah ve halkın iktisadi katkılarıyla Darülaceze müessesesi kurulmuştur. II. Abdülhamit’in ön ayak olduğu ve açtığı kurumlar arasında darülacezenin özel bir yeri vardır. Darülaceze, Osmanlı başkentinin ilk modern sosyal refah kurumu ve padişahın en önemli hayır eseridir (Özbek, 2002: 200). Şehrin sorunlarının önemine binaen Padişah süreci bizzat takip etmiş, hatta oluşum için gerekirse ahalinin katkı payına başvurulmasını istemiştir. Bu nedenle devletin ücra köşelerinde. benzeri görülmemiş bir kampanya başlatılmıştır. Sosyal sorunların yaygınlığı ve toplumsal hayata yönelik olumsuz etkileri düşünüldüğünde toplumsal katılım ve sivil desteğin tamamlanması oldukça önemlidir. Darülacezeyi basit bir yoksullar evi olarak düşünmek oldukça hatalıdır. Her şeyden evvel Darülaceze Padişahın, halkın refah ve sağlığı konusunda taşımakta olduğu ilgiyi temsil etmektedir. Hem mimarisi hem fonksiyonları itibariyle benzerlerinde bulunmayan özellikleri ile çok önemli bir kurumsal girişimdir. Darülaceze özgün kurumsal yapısına rağmen sınırlı sayıda bir hizmet imkânına sahiptir. Süreç içerisinde kurum içinde hasta ve çocuklara sunulan imkânlarda yetersiz kalınmaya başlanmıştır. Bu nedenle 1903 yılında dört yaş altındaki kimsesiz ve terkedilmiş çocukların bakımı ve korunması amacıyla ırza hane, darülaceze içinde açılmıştır. Irza hane yanında aynı zamanda hizmete giren eytam hanenin ırza haneyi koruyacağı düşünülmüştür. Irza hanede dört yaşının altındaki çocuklar barındırılırken, eytam hanenin daha büyük çocuklara hizmet vermesi planlanmıştır (Yıldırım, 1996: 15-16; Koçu, 1974). Çocuk sağlığı ve refahı konuları, II. Abdülhamit dönemi Osmanlı Devletinin modern devlet olarak temsilinde başvurulan söylemin önemli unsuru haline gelmiştir. Bu, güçlü bir modern paradigmanın oluşmasına ve aynı zamanda dünya toplumlarıyla Osmanlı devleti -sosyal karakteri açısından- kıyaslandığında oldukça güçlü bir yerde durmasına imkân sağlamaktadır. Osmanlı devletinde kimsesiz çocuklar, sokak çocukları, terkedilmiş çocuklar ve dilenci çocuklar meseleleri yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı elitinin gündemindeydi. Başlangıçta çok sistematik çözümler üretilmese de zaman içinde kimsesiz çocuk sorunu ile ilgili önemli sayılabilecek hamleler atılmıştır. Bu konuda rehabilitasyon sürecindeki genel eğilim çocukların meslek edinmeleri ve toplumsal üretime katkı yapmaları yönündedir.

Darülhayr-ı Ali; Tanzimat’ın ilanıyla birlikte yetimlerin ve kimsesiz çocukların haklarının korunması ve mallarının muhafazası amacıyla oluşturulan kurumlardandır. Bunlardan ilki 1851 yılında kurulan Eytam Nazırlığıdır. 1868’de Tuna valisi Mithat Paşa tarafından ıslahhaneler, 1872’de Darüşşafaka, 1903’te II. Abdülhamit tarafından Darülhayr-ı Ali,1915’te Trablusgarp ve Balkan savaşlarında babaları şehit olan çocukların korunması amacıyla Darüleytamlar ve 1917 yılında kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti çocukların korunması amacıyla açılmış diğer müesseselerdir (İnanç, 2003: 21). Özellikle dönemin karakteristiğini vermek açısından önemli kurumlardan biri olan Darülhayr-ı Ali 1903 yılında kimsesiz Müslüman Sokak çocukları için bir yetimhane ve bakım yeri olarak açılmıştır. Bu müessesenin açılışı ile de padişah çok yakından ilgilenmiştir. 122 Darülhayr-ı Ali’nin açılışı, dönemin sokak çocuklarıyla alakalı duyarlılığını gösteriyor olsa da, bu kurumların açılışı iç ve dış siyasetle doğrudan ilgilidir. Bazı araştırmacılara göre; özellikle 1890’lı yıllardaki Ermeni olayları ve sayıları binlerle ifade edilen Ermeni Yetimler sorunu bu sürecin işleyişine güçlü bir siyasal gerekçe olarak gösterilebilir. Çocuğun kurumsal bakımını karşılamak amacıyla kurulan bu kurumlar mimarisinden işleyişine kadar dönemin özgün uygulamaları olarak Batılıların ilgisini bile çekmekteydi. Kurumlarda kullanılan araç ve gereçlerin çoğu Avrupa’dan getirtilmişti. Özellikle Hijyen kurallarına uyum konusunda özel bir gayret sarf edilmiş olup bu amaçla Viyana’dan hijyeni sağlamak amacıyla özel muşambalar getirtilmiş, çocuklar için taze sağım sütü pastörize etmek ve şişelemek amacıyla gerekli tesisatlar kurulmuştur. Önemli bilimsel yenilikler ve beslenme modelleri ilk defa bu kurumlarda denenmiştir. Çocukların eğitimleri için Avusturyalı dadılar ve Fransız yönetici tercih edilmiştir. Binaların mimarisinde bu ve benzeri sosyal hizmet kurumlarında kullanılan ‘pavilyon’ mimarisi tercih edilmiştir (Yıldırım, 1996: 162-165). Darüleytam ve Darülhayr-ı Aliler kimsesiz Müslüman çocuklarına bakım ve özellikle sanayi mekteplerinde eğitim ve meslek kazandırarak sahip çıkmayı önceleyen, dönemin karakteristiğine dair önemli bilgiler veren kurumsal oluşumlardır. Zaman içinde bu kurumlarda bakıma alınan çocukların yurt dışına gönderilmek suretiyle nitelikli mesleki eğitimler aldıkları ve tekrar ülkelerine geri dönerek önemli hizmetler ürettikleri ise bilinen bir gerçektir. Öyle anlaşılıyor ki bu kurumlar II. Abdülhamit’in terakki ve tealiye bağlılığının ve yoksul halkın yegâne koruyucusu oluşunun en önemli sembollerinden birisidir (Özbek, 2002: 212). Tabii bu konuda İslam dininin yetim hukuku konusunda yaptığı telkinlerinde etkisinin olduğu da kesindir.

Hamidiye Etfal Hastane-i Âlisi ; Tanzimat dönemi sosyal güvenlik kurumları içerisinde en önemlilerinden biridir. Bizzat kuruluşundan itibaren padişahın hamiyetinde ortaya çıkmış ve diğer kurumlardan farklılaşarak Hazine-i Hassa’dan giderleri karşılanmıştır. Hamidiye Etfal Hastane-i Âlisi’nin istatistik mecmua-i tıbbiyesi isimli eserde kurumla ilgili pek çok bilgiye yer verilmiştir. Müessese padişahın ‘refah ve saadet-i umumiye’ ye’ verdiği önemin yanında aynı zamanda ‘sıhhat ve afiyet-i umumiye’ nin temini’ konusunda da hassas olduğunu göstermektedir. Bu hastanenin kurulmasıyla yoksul halkta padişahın, kendilerinin koruyucusu olduğu yönünde güçlü bir yaklaşım oluşmuştur. Etfal Hastanesi, II. Abdülhamit’in halkına sunmuş olduğu sosyal hizmetlerin modern niteliğini temsil etme gibi bir işleve sahipti. Burada önemli olan nokta padişahın, ahalinin ‘refah ve saadetini’ sağlamaya yönelik çabasının pozitif bilimlerle ilişkilendirilerek sunuluyor olmasıdır. Bu durum devletin, modern ve güçlü bir sistemin alt yapısını oluşturuyor olduğunun göstergesidir ve dönemin sağlık, sosyal hizmet stratejisi içinde doktorların en önemli aktörler haline geldiği ifade edilebilir.

Osmanlı Devletinde Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde birçok uygulamayla önemli sosyal politika hamleleri yapılmıştır. Savaş ve göçmenler neticesinde Sosyal Devlet olmanın zorunlu gereğini gerçekleştirme konusunda hızlı tavır alındığını söylemek mümkündür. Bu konuda geleneksel Osmanlı sisteminde bulunan kurumların bütçe ve yapılanmalarıyla devlete devrolması dezavantaj kadar bazı avantajlar da sağlamıştır. Dönemin padişahları Tanzimatla başlayan genel devletçi eğilimle birlikte var olan sistem geçişinin boşluklarını kendi kişisel hamiyet ve gayretleri ile telafi etmişlerdir. Birçok hayratlar yaparak ortaya çıkan yeni sorunlara karşı kayıtsız kalmayarak hem toplumsal sistemin zindeliğini sağlamış hem de muhkem kurumsal bir sosyal devlet geleneğinin oluşması için çaba sarf etmişlerdir. Yukarıda özellikle Abdülhamit dönemini merkeze alarak ele aldığımız müesseseler yanında muhtacın maaşı uygulaması, Emeklilik ve Tekaüt sandıkları, Eytam İdaresi ve Eytam Sandıkları, Teavün Sandıkları, Hilali Ahmer, Karantina Teşkilatları vb. pek çok uygulamasıyla güçlü bir sosyal politika ihdas etmişlerdir. Padişah geleneksel misyonu yanında modern bir devletin yöneticisi misyonunu da üstlenmiştir ve devletin öncelik ve fonksiyonlarında ortaya çıkan süreci ya da geçiş krizini yönetmek zorunda kalmıştır. Burada unutulmaması gereken bir nokta daha vardır. Osmanlıda sosyal hizmet ya da sosyal yardıma dair müesseseler ihtiyaçlara binaen ortaya çıkmıştır ve bu ihtiyaçları var eden temel süreç savaş ve göçlerdir.

Meşrutiyet dönemi sosyal politika açısından sivil girişimlerin yaygınlaştığı bir dönem özelliği de göstermektedir. Bu dönemde sosyal yardım derneklerinin sayısında önemli artışlar olmuştur. Hürriyetin ilanını takip eden ilk beş ay içinde seksen üç dernek kurulmuştur. Bu derneklerin büyük bir kısmı siyasi amaçlı oluşumlardır, ancak içlerinde kayda değer miktarda hayır derneğinin olduğu da açıktır. Darülacezenin kuruluş sürecinden itibaren başlayan katılımcı yaklaşımın bir yansıması olarak ve aynı zamanda merkezi hükümete karşı muhalif tavrın bir yansıması olarak pek çok sivil oluşum ortaya çıkmıştır. Yardım dernekleri arasında 14 Aralık 1908 tarihinde ittihatçılara yakın kişilerce kurulmuş olan ‘Fukara Perverler Cemiyetinin’ ayrı bir yeri vardır. Bu cemiyet balkan savaşı ile birlikte ittihatçıların öncelikleri arasında vatanseverlik ve milliyetçilik temaları ağır basmaya başlamış ve bununla eşgüdümlü olarak esas amacı halkın milli duygularını güçlendirmek ve onları milliyetçi bir doğrultuda politize etmek olan yarı resmi yardım ve bağış cemiyetleri ön plana geçmiş ve dernek bir süre sonra tekrar ortaya çıkmak kaydıyla feshedilmiştir. Temel işlevini, devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu sosyal hizmetin dışında kalan konularda faaliyet yürütmek şeklinde tanımlayan cemiyet, kendisine fukaralara yardım etmek, yoksul çocukları okutmak, dilencilikle mücadele etmek gibi öncelikler seçmiştir. Tanzimat ve Meşrutiyet döneminde ortaya çıkan müesseselerin çok büyük bir kısmı Cumhuriyet dönemi uygulamaları içinde bir arka plan sağlamıştır. Müesseselerin büyük bir kısmı tekâmül ederek varlığını devam ettirmiştir. Zira Sosyal bir Hukuk Devleti olarak yapılanan modern Türkiye Cumhuriyeti modern formu yanında özellikle Tanzimat dönemi kurumsal uygulamalarını devam ettirmiştir. Tanzimat- Meşrutiyet dönemi modern öncesi bir geçiş dönemi özellikleri taşımaktadır, bu durum devletin sosyal karakteri açısından da geçerlidir. Geleneksel bir aktör olarak betimlenen padişahın bu dönüşüm sürecinde çok önemli bir misyon üstlenmesiyle toplumsal sistem tüm olağanüstü koşullara rağmen çökmemiştir. Modern dönemde de varlığını devam ettirecek pek çok kurum çağdaşlarının da-Batılı uygulamalar- takdir ve ilgisine mazhar olacak şekilde bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bugünkü anlamda modern bir devlet örüntüsü olmadığı için sosyal politikanın aktörleri ideal yerlerinde konumlanmamış olabilir, fakat Osmanlının ilgili yüzyıl içinde yaşadığı hızlı toplumsal dönüşüm ve değişim düşünüldüğünde yapısal anlamda ne kadar büyük bir efor ortaya koyulduğu açığa çıkar. Şartların zorluğuna rağmen toplumsal sisteminin merkezine toplumun refah ve saadeti, sıhhat ve afiyet-i umumiye’ sini alan bir yaklaşım Tanzimat dönemi devletinin sosyal karakterini anlama konusunda bize önemli ipuçları verebilir zannındayım.

Tanzimat - Meşrutiyet Dönemi Göçmenlere Yönelik İskân Politikası ve Uygulamaları

İstanbul başta olmak üzere Osmanlı şehirlerinde büyük kitlesel yığılmalar ortaya çıkmıştır. Yukarıda Tanzimat döneminde Osmanlı Devletinin göçmenlere yönelik hızla sosyal politika temelli tedbirler aldığını uzun uzun ifade etmeye çalıştık fakat temelde göçmenlere yönelik en temel politika ve uygulamalar iskan ve toplumsal entegrasyon süreçlerinde ortaya çıkmıştır. Dikkatle incelendiğinde başarılı bir iskân politikası uygulandığı görülecektir.

Kaybedilen topraklardaki Müslüman ahalinin, yüzyılın başından itibaren İstanbul’a yani güvenli topraklara ulaşmak amacıyla yaptıkları bu hareketlenme Osmanlı Devletini bu göçler konusunda çok boyutlu tedbirler almaya yöneltmiştir. Kitleler halinde gelen bu göçmen toplulukları demografik mahiyetleri ile uyumlu alanlara yerleştirilirken toplumsal, ekonomik ve kültürel profillerin göz ardı edilmediği de göze çapacaktır.

Göçmen toplulukların iktisadi yönelim ve kabiliyetleri çok önemlidir. Tarım toplumları tarım faaliyeti yapabilecekleri alanlara yönlendirilirken, dağlık alanlardan gelen göçmen topluluklar dağlık alanlara, kıyı toplulukları da kıyılarda iskân edilmişlerdir. İskân uygulamalarında yardım temelli bir sosyal politika uygulamasından ziyade bireylerin aşina oldukları alanlarda (sektörlerde) üretmeleri esas alınmıştır. Kendi kendine yetebilen zanaatkâr ve hal ehli insan hedeflenmiştir. Devlet üretim aracı olarak algılanabilecek imkânı sağlamakla mükellef olup kişi çalışması karşısında yeni yaşam alanında tutunabilecektir. Bu keyfiyetle toplum iktisadi bağlamda kendine yeter hale geldiği ve toplumsal iktisadi sisteme girdi sağladığı için yeni toplumsal evrende bir tehdit olarak ta algılanmamıştır. Toplumsal entegrasyonda en güçlü sosyal içerme fırsatı bireyin üretim döngüsüne entegre olmasıdır. Salt tüketimin unsuru olan bireyi toplumsal yapı dışlayacaktır. Sadece yardım temelli bir göçmen politikası toplumda rahatsızlık var edeceği için sakıncalıdır ve bu nedenle ilk dönem göçlerinde iktisadi üretimi esas alan bir sosyal içerme politikası Osmanlı tarafından başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Zanaatkarlar ahilik sistemine ve beyaz yakalı sayılabilecek bireyler de devlet sistemine hızla entegre edilmiştir.

Göçmenler için bölge seçimi de çok önemlidir. Toprak yapısı iklim ve bölgesel şartlarda da uyum esas alınmıştır. Ayrıca bölgelerde nüfus dengelenmesi toplumsal kodlar göz ardı edilmeden yapılmaya çalışılmıştır. Bölge seçiminde imkânlar dâhilinde toplumsal uyum tercih edilmiş ve toplumsal gruplar arasında gergin sosyolojiler oluşmamasına imkân sağlanmıştır. Herhangi bir toplumsal grubun bir bölgede yığılmaması temin edilerek makul bir dağılımla farklı bölgelere paylaştırılmıştır.

İskân politikalarında aile bütünlüğünün esas kabul edildiği ve küçük aileler yanında geniş aile ve soy gruplarının bir arada kalmasının sağlandığı görülecektir. Anne ve babasız çocuklar ve sahipsiz bireyler imkânlar dâhilinde akraba ve hısımlarının yanında barındırılırken hiç kimsesi olmayan bireyler için koruyucu nitelikte bir sistem kurulmuştur. Devlet tarafından oluşturulmuş yetimhaneler bu süreçte etkin olarak kullanılmıştır.

Göç yoluyla gelen topluluklar üstünde kültürel baskının imal edilmediği görülecektir. Osmanlı Millet sisteminin parçası olmakla birlikte spesifik dil, kültür dokusuna sahip olan topluluklar bu özgünlüklerini devam ettire gelmişlerdir. Devlet ve milletçe Balkanlardan, Kafkasya ya da başka bölgelerden gelen topluluklar üzerinde herhangi bir baskı oluşmadığının en güçlü ispatı bu toplulukların bugünde özgün kültürel varlıklarını bir zenginlik olarak devam ettiriyor olmalarıdır.

İskân edilen bölgelerde yaşayan ahali ile gelen göçmen gruplar arasında yoğun bir etkileşim olduğu da söylenebilir. Gruplar içe kapalı toplumsal özellikler taşımadıkça evlilikler ve ticaret yolu ile etkileşimin bütünleşmeye doğru evirildiğini söylemekte mümkündür. Sadece meskûn olan grubun diğer grup üzerinde etkisi olmayıp, bazı zamanlarda topluluklar arasında bilgi, araç kullanımı ve teknoloji alışverişinin de olduğunu; zihinsel ve yaşamsal gelişime yönelik önemli fırsatlar da oluştuğunu söylemek mümkündür.

Özellikle Balkan, Rus ve Kırım harplerinin Osmanlı toplumunda yarattığı duygusal iklimin etkisi ile Anadolu’da yaşayan halkın gelen muhacirlere yönelik yüksek düzeyli bir toplumsal tolere içinde olduğu söylenebilir. Toplum; gelen mültecileri sahiplenmiş, devlet zaten fukara ahalinin üzerine taşıyamayacağı bir yük yüklememiştir. Meskûn olan toplum kadar göçmen toplumun durumu da göz önünde tutulmaya çalışılmış ve sosyal etkileşimi temine yönelik bir iskân uygulaması gerçekleşmiştir. Hak gaspı ya da toplumun yaşamına yük oluşturacak uygulamalar ortaya çıkmadığı için toplumsal dışlamanın oluşmadığı görülecektir.

Sonuç Olarak; Yaşadığımız coğrafya göç ve göçmenlik olgusu ile sadece bugün değil uzak ve yakın gelecekte de karşılaşmış bulunmaktadır. Göç olayını nasıl algılayacağı ve nasıl bir süreç yönetileceği tarihsel deneyimler itibariyle bellidir. Dinin bu konuda ki hükümleri, Ensar ve Muhacir ilişki formu güçlü bir dini arka planda sunmaktadır. Devlete düşen meskûn olanın haklarını gözeterek, belirli bir program çerçevesinde herhangi bir belirsizliğe meydan bırakmadan süreci yönetmektir. Belirsizlik kaos ve düşmanlığı var eder. Tecrübe ve deneyimlerimiz başarılı bir politika ve uygulamaya dönüşmediğinde toplumsal gruplar arasında çatışma, yabancılaşma ve kaos imal edilmiş olur. Kaos tanımsızlıktan ve belirsizlikten doğar. Göç ve göçmen topluluklar iyi bir politik program ve profesyonel kurum ve bireyler elinde yönetilirse fırsata ve nimete dönüştürülebilir. Modern dönemlerde güç;  genç ve nitelikli nüfuslarla mümkündür. Büyük Milletler liginde bulunma arzusunda olan Milletimiz için nüfus değerli ve önemlidir. Milletler sistemin kapitalist muhayyeleler ile imal ettiği kanunsuzluk düzeni ve ondan mülhem mülteci mevzuatı ihtiyaçları karşılamayacağı gibi bizi derin bir tanımsızlık içinde sürüklemekten başka bir işe yaramaz.

Kaynakça:

Tabakoğlu, Ahmet; 1987, İslam ve Ekonomik Hayat, Diyanet İşleri Başkanlığı, İstanbul

Özbek, Nadir; 2002, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyal Devlet: Siyaset, İktidar ve Meşruiyet (1876–1914), İletişim Yayınları, İstanbul

Yıldırım, Nuran; 1996, İstanbul Darülaceze Müessesesi Tarihi, Darülaceze Vakfı, İstanbul

Koçu, Reşat Ekrem, 1974, Darülaceze: 1895–1974

İnanç, Veli; 2003,‘Osmanlı Sosyal Yapısında Öksüz ve Yetimler’ Savaş Çocukları Öksüzler ve Yetimler, editörler Emine Gürsoy- Naskali, Aylin Koç, Umut Kağıtçılık, İstanbul