Mustafa Kaya


NATO’nun Yeni Savaş Stratejisi

20 Haziran 2021 21:46

Geçtiğimiz hafta Brüksel’de geleneksel yıllık NATO Zirvesi toplantısı vardı. Bundan önce bu toplantılar Türkiye’de pek dikkat çekmez, prosedür toplantılar gibi görülürdü. Ancak bu sefer öyle olmadı. Neredeyse bütün ülke bu zirveye kilitlendi.

Bu zirve birçok açıdan farklılıkları da içinde barındırdı. Mesela NATO’nun bundan sonraki yol haritası ve Çin’e bakışı ile ilgili önemli ipuçları verdi. Önceki Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald J. Trump’ın “Make America Great Again” (Amerika’yı yeniden büyük yapma) şeklinde sloganlaştırdığı Çin karşıtlığı sanki ABD başta olmak üzere tüm Batılı ülkeleri de endişeye sevk etmiş durumda. Trump’ın seçim kampanyasında kullandığı bu slogan aslında Çin’in küresel bir güç olduğunun ve ABD’nin artık hissedilecek kadar endişeye düştüğünün açık bir itirafıydı. Hâl böyleyken önceleri dünya ülkelerinde bir “Batılılaşma” (Westernization) korkusu veya endişesi hâkimken artık durum tersine dönmeye başlamış ve “Doğululaşma” (Occidentalism) ya da Çin’in nüfuzunu giderek artırması gözle görülür hale gelmiş durumdadır.

Nitekim Konfüçyüs Enstitüleri vasıtasıyla Çin’in önce ekonomik sonra da kültürel olarak dünyanın her yerinde kendisini hissettirdiği aşikâr bir hâl almıştır. Bu endişelerin bir göstergesi olarak da NATO toplantılarının temel konularından birisinin Çin olması kaçınılmaz bir gerçek olmuştur. Eğer NATO bir savunma iş birliği paktı ise kendisine yönelen tehditlere karşı duyarlı olması da bu bakımdan anlayışla karşılanabilir. Ama 2019 yılından beri her toplantısında Çin’e karşı savunma tedbirleri alınması konusu daha fazla ele alınıyorsa, bu durum dünyada savaşların form değiştirdiğinin de bir göstergesidir. Sanayi üretiminde de benzer bir süreç yaşanmış ve üretimin kendisi üçüncü dünya ülkelerine kaydırılırken bilgi ve teknoloji üretimi Batı’da devam etmektedir. Konvansiyonel savaşlar da gelişmekte olan veya geri kalmış ülkelere bırakılırken ekonomik ve kültürel savaşlar Batı ile Çin arasında sürmektedir.

Son NATO Zirvesi’nde yine beklenildiği gibi Çin toplantılarda çokça konu edilmiş ve Kovid-19 virüsünün Çin’den yayılmasından tutunuz, Huawei şirketinin Avrupa teknolojik altyapısına girmesi, Kuşak-Yol projesi ile Çin’in aşırı kazanım elde etmesi, hatta bazı limanların Çin tarafından işletilmesinin askeri neticeleri gibi konulara kadar birçok başlık tartışılmıştır. Öyle anlaşılıyor ki NATO üyesi ülkeler fiziki bir savaştan daha çok ekonomik bir savaşla karşı karşıya kaldıklarının farkına varmışlar ve alışageldiğimiz toplu-tüfekli savaşları tabiri caizse diğer ülkelere bırakmışlardır.

 

 

Diğer taraftan NATO Zirvesi’nin ülkemizde Mart ayındaki AB Liderler Zirvesi’nden ve 23 Nisan’daki Joe Biden ile yapılan telefon görüşmesinden beri hemen her gün telaffuz edildiğini, hatta diğer üye ülkelerin hepsinin toplamından bile daha fazla kamuoyunu meşgul ettiğini söylememiz gerekir. Zira sözde Ermeni soykırımı iddialarının anma gününden bir gece önce yeni seçilen ABD Başkanı Joe Biden bizim Cumhurbaşkanımızı telefonla arayarak son bir asırdır “büyük felaket veya acı” olarak geçiştirilen 24 Nisan gününde bizim her yıl endişe ile beklediğimiz soykırım ifadesini kullanacağını söylemişti. Yine bu telefon görüşmesinde 14 Haziran’da NATO zirvesinde iki liderin baş başa görüşmesi de kararlaştırılmıştı. O günden beri tüm ülke bu tarih ve görüşmeye odaklanmış ve hemen herkes kendince beklentilerini açıklamıştı. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanı Brüksel’e yola çıkarken ABD ile aramızdaki sorunları görüşmede dile getireceğini belirtmişti. İçeride döviz kurlarındaki oynaklık ve Kovid-19 sebebiyle ağır yara alan ekonomik sorunlar yüzünden artık eskisi gibi sesini yükseltemeyen hatta yabancı yatırımcıları her fırsatta davet etmeye çalışan Türkiye’nin tutum değişikliği bu zirvede göze çarpmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan görüştüğü tüm liderlere karşı oldukça yumuşak bir tavır takınmış siyasi müzakerelere vurgu yapmıştır. Dünya kamuoyu eskiden beri Sayın Cumhurbaşkanı’nın elinde yeterince güç olmasa da alttan almadığını bildiği için bu son yurtdışı gezisinde yabancı basın hep bu konuya dikkat çekmiştir. Hatta Yunanistan ile Doğu Akdeniz sınırları konusunda bile oldukça yumuşak bir üslup kullanarak birbirlerini doğrudan arayabilecekleri temennisinde bulunmuştur.

ABD Başkanı ile yapılan görüşme ise zirvenin bizim için en önemli olayı ve sonrasında yapılacak açıklamalar en çok merak edilen konusuydu. Elbette iki devlet başkanının bir araya geldiği bir görüşmede hemen tüm sorunlar karşılıklı olarak müzakere edilecekti ve bu buluşmanın ateşli tartışmalara sahne olması beklenemezdi. Her iki lider görüşmenin olumlu geçtiği ve NATO üyesi iki ülkenin stratejik ortaklık ve dostluk çerçevesinde bir araya geldiklerinden bahsedilecekti. Bizim en çok merak ettiğimiz S-400 savunma füzeleri, F-35 uçaklarının akıbeti, Suriye’de terör örgütlerinin desteklenmesi ve sözde Ermeni soykırımı gibi konuların ele alınıp alınmadığı bile doğru düzgün açıklanmadı. Geriye ancak Türk kamuoyunu bugünlerde meşgul eden Afganistan’da bir NATO gücünün varlığı konusu kaldı. Bilindiği gibi ABD’nin özellikle 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere yapılan saldırılardan sonra işgal ile birlikte, bu ülkedeki askeri varlığı söz konusu ve yeni seçilmiş başkan da kendi askerlerini bu ülkeden çekme planları yapmaktadır. ABD askerlerinin yerine Türk askerlerinin gönderileceği Başkan Biden tarafından kamuoyuna da açıklanmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Afganistan konusunda hala bir pazarlık imkânı aramaktadır. Öncelikle Macaristan ve Pakistan’ı söz konusu koruma gücüne dâhil etmeye uğraşmakta, Batı’dan daha doğrusu ABD’den “diplomatik, lojistik ve mali destek” taleplerini vurgulamaktadır. Asker gönderme ve asker bulundurma konusu sanki başta da belirttiğim gibi yeni stratejiye göre “sıcak çatışma alanlarının” başka ülkelere delege edilmesine ve daha mühim konuların “büyüklere” kalması gibi anlaşılabilir. Bu talep Türkiye’nin NATO’ya, Batı’ya ve ABD’ye bağlılığının sanki test edilmesi ve “göster bakalım kendini” gibi de yorumlanabilir. Elbette Müslüman bir ülkede kültüre yabancı olmayan bir devletin askeri varlığının Kabil Havaalanı ve diğer stratejik ulaşım noktalarının korunması bizim için de tarihi bağlarımız dolayısıyla önemli olabilir. Fakat bunu bize bağlılığı ve hatta bundan sonra söz dinleyeceğini gösterme testi gibi dayatılması kesinlikle kabul edilmemelidir. Afganistan’daki etkin varlığı herkes tarafından bilinen ve ABD dâhil birçok ülkenin görüşmelerde bulunduğu, müzakereler yaptığı Taliban’ın, Türkiye ve bütün yabancı unsurların Afganistan’ı terk etme çağrısına dikkat edilmelidir. Bu zamana kadar Türk askerinin Afganistan’da daha çok eğitim faaliyetlerinde bulunması ve diğer muharip güçler gibi operasyonlara girişmemesi Afgan halkı nezdinden pozitif bir etki oluşturmuştu. Tarihi bağların da bunda etkisi tabii ki büyüktü. Kaldı ki Kabil Havaalanı sadece bir havaalanı da değildir. Afganistan’ın kalbi ve bütün dünyaya açılan neredeyse en önemli kapısıdır. Ayrıca 2003-2006 yılları arasında NATO adına Afganistan’da görev yapan eski Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in de bu konuda bakışı önemlidir. Sayın Çetin bu durumun, “Türkiye’yi işgalci konumuna düşürebileceğini, Afgan Hükümeti tarafından davet olması halinde bunun çok daha uygun bir adım” olacağını ifade etmiştir.

 

Sonuç olarak NATO’nun arazi temizliği görevi karşılığında, ABD ile sorunları çözmek kâğıt üzerinde sorunsuz bir strateji gibi görünse de fiiliyatta böyle olmasını beklemek çok mümkün görünmemektedir. Ayrıca NATO’nun öne çıkan askeri yapısı ekopolitik düzleme doğru dönüşürken aynen Kore’de olduğu gibi Türkiye’yi sıcak savaş ve çatışma alanlarıyla sınırlı görmesi dikkatlerden kaçmamalıdır. Dünyaca bilinen spekülatör George Soros’un, “Türkiye’nin en büyük ihraç kalemi ordusudur” yorumu da akılardan çıkarılmamalıdır. Buradan Türkiye’nin askeri olarak dış operasyonlardan uzak kalması gerektiği gibi bir sonuç da çıkarılmamalıdır. Elbette kendi irade ve önceliklerine göre askerimizin bulunması gereken ülke ve bölgelerde bulunmak doğru olacaktır. Ancak başkası adına hele de Afganistan halkı nezdinde itibarı sıfıra inmiş ABD’nin talebiyle orada kalmaya devam etme kararını bir değil, on kez düşünmek sağlıklı bir karar almak için önemlidir. Yeni Soğuk Savaş döneminin güvenlik görevlisi olmak Türkiye’nin çıkarlarını korumayacağı gibi yeni gelişmelerden de uzak tutmak için böyle bir rol biçildiği ihtimalini de unutmamak gerekir.