Uluslararası Mevzuatın Teşekkülü ve Türkiye’nin Bu sürece Katkısı Birleşmiş Milletler (BM) Nezdinde Yapılan Düzenlemeler
Ülkelerin refahı ile ekonomik ve
siyasi istikrarını korumak ve dünya barışını ve uluslararası güvenliği sağlamak
üzere kurulan ve bu çerçevede misyonunu ve vizyonunu belirleyen BM, 1960’lı
yıllardan bu yana insanların can ve mal güvenliğini tehdit eden ve gün geçtikçe
küresel bir niteliğe bürünen terörle mücadele etmek üzere; terör
faaliyetlerinin önlenmesi ve uluslararası işbirliğinin artırılmasına yönelik
çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Genel
anlamda terör konusunda bir dikkat olmakla beraber soğuk savaş döneminde
bağlayıcı bir mevzuat çalışması yapılmamıştır. İkinci dünya savaşı sonrasında artan
ve yaygın hal kazanan terör faaliyetlerinin önlenmesine yönelik mevzuat ve
aktif mücadele döneminin geciktiği ortadadır. Özellikle bu tarihler Siyonist
terör örgütlerinin Sabra-Şatilla başta olmak üzere önemli soykırımlar
yaptıkları bir dönemdir. Ermeni terör örgütü ASALA’nın terör faaliyetleri
sebebiyle pek çok Türk diplomatı şehit edilmiştir. ETA, IRA gibi Avrupa
orijinli terör örgütlerinin en etkin faaliyetleri ilgili yıllarda olmuştur.
BM’nin aklama ve terörün finansmanı ile mücadele alanında benimsediği başlıca anlaşmalar şunlardır:
Uyuşturucu ve Psikotrop Maddeler Kaçakçılığına Karşı BM Sözleşmesi (Viyana Sözleşmesi)
19 Aralık 1988 tarihinde Viyana BM
Konferansında kabul edilmiş ve 11 Kasım 1990 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Sözleşme, uyuşturucu ve psikotrop madde kaçakçılığı ile daha etkin mücadele
edilmesini sağlamak için taraf ülkeler arasındaki işbirliğini artırmayı
amaçlamakta ve yükümlülüklerin yerine getirilmesinde, tarafların kendi hukuk
sistemlerinin temel hükümlerine uygun olarak, yasa yapma ve idari önlemler de
dâhil gerekli bütün önlemleri almalarını öngörmektedir.
Sözleşmede öncül suç ya da kara para
aklama suçu başlıkları altında tanım yapılmamış olsa da, hangi fiillerin suç
olarak sayılması gerektiği sıralanmıştır.
İlk uluslararası anlaşma hükmünü taşıyan bu anlaşma tam olarak terörle
mücadeleye yönelik güçlü bir çerçeve oluşturmaktan uzaktır.
Sınır aşan Organize Suçlara Karşı BM Sözleşmesi (Palermo Sözleşmesi)
15 Kasım 2000’de BM Genel Kurulu
tarafından kabul edilen Sözleşme, organize suçlarla mücadelede ilk uluslararası
düzenlemedir. Sözleşmenin amacı; sınır aşan örgütlü suçların önlenmesi ve daha
etkili bir şekilde mücadele edilmesi için işbirliğinin geliştirilmesidir.
Sözleşmede ayrıca suç gelirlerine el konulması ve müsaderesi, suçların
önlenmesinde özel soruşturma yöntemlerinin kullanılması, suçluların iadesi ve
karşılıklı adli yardım konularında düzenlemeler yer almaktadır.
Sözleşme bağlamında ilk defa kara
paranın aklanması suçu tanımlanarak, taraf devletlerden kara para aklama
suçunda öncül suçları; ağır suçlar, örgütlü suç grubuna katılma, yolsuzluk ve
adaletin engellenmesi suçlarını da kapsayacak şekilde en geniş şekliyle
belirlemeleri istenmiştir.
BM Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi (Merida Sözleşmesi)
10 Aralık 2003 tarihinde imzaya
açılan Sözleşmede,
a) Yolsuzluğun önlenmesi ve
yolsuzlukla mücadele amacıyla alınan önlemlerin daha etkin ve verimli
kılınması,
b) Malvarlığının geri alınması dâhil
olmak üzere, yolsuzluğun önlenmesi ve yolsuzlukla mücadelede uluslararası
işbirliği ve teknik yardımlaşmanın teşvik edilmesi, kolaylaştırılması ve
desteklenmesi,
c) Bütünlüğünün, hesap verme
sorumluluğunun ve kamusal işlemlerin ve kamu malvarlığının uygun yönetimin
teşvik edilmesi amaçları benimsenmiştir.
Sözleşme bugüne kadar yolsuzlukla
mücadele alanında hazırlanan en kapsamlı uluslararası hukuk belgesi olma
niteliğini taşımaktadır.
Şu ana kadar ele alınan anlaşmaların tümü mali suçlarla mücadele konusunda
bir mevzuat çerçevesi oluşturmaya yöneliktir. Terör ve terörün finansmanı
konusundaki ilk çalışma, Fransa önderliğinde yapılan çalışmalar neticesinde, 9
Aralık 1999 tarihinde BM nezdinde, “Terörün Finansmanının Önlenmesine Dair
Uluslararası Sözleşme” hazırlanmış ve 10 Ocak 2000 tarihinde Devletlerin
imzasına açılmıştır.
Sözleşmenin yürürlüğe girmesi için 22 devletin Sözleşmeyi onaylaması
zorunluluğu, bugüne kadar Türkiye dâhil birçok devletin sözleşmeyi onaylaması
ile karşılanmış ve ülkemiz tarafından 10.01.2002 tarihli ve 4738 sayılı
“Terörizmin Finansmanının Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşmenin
Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” ile onaylanan Sözleşme, 10.04.2002
tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ülkemiz bu konuda hızla pozisyon almak suretiyle
alt mevzuat sürecini tekamül ettirmiştir. Türkiye terörle mücadele konusundaki
gayret ve ilgisi nedeniyle bu sürece hızla destek vermiştir.
Sözleşmenin temel özelliği terörün
finansmanını ayrı bir suç olarak düzenlemesi ve ister yasa dışı ister yasal
kaynaklardan elde edilmiş olsun terörün finansmanında kullanılan veya
kullanılacak ya da terörün finansmanından elde edilecek gelirlere el konulması
hükmünü getirmesidir. Sözleşmenin ilgili maddesi ile terörün finansmanından
neyin anlaşılacağı açıklanmıştır. Buna göre, terör suçlarının
gerçekleştirilmesinde kullanılması niyetiyle veya kullanılacağını bilerek, her
ne suretle olursa olsun, tümüyle veya kısmen, herhangi bir kişi tarafından
doğrudan veya dolaylı olarak yasa dışı bir şekilde ve kasten fon sağlanması
veya toplanması terörün finansmanı sayılmıştır. Burada suç net tanımlanmıştır. Terörün mahiyeti ve terörist yapının ortak
bir tanımlama ile tanımlanmasının ardından amir hükümler ortadadır. Fakat temel
sorun teröristin kim, ne ve niteliğine yöneliktir. ASALA, PKK, PYD, YPG, IRA,
ETA, DAEŞ terör örgütüdür, ortak tanımlamasının yapılmasıyla ortak irade ve
yaklaşımın ardından operasyonel bir tutum ortaya koyulabilecektir. Örneğin; PKK
ve PYD’nin terör örgütü sayılmasından ABD imtina ettiği müddetçe bu terör
örgütlerine ve bunlara yardım yapan kuruluş ve ülkelere bir yaptırım
uygulanamamaktadır. O Bu haliyle mevzuat ortak bir terör ve terörist tanımı
yapılamadığı müddetçe işlevsizdir.
BM
Güvenlik Konseyi Kararları
BMGK, BM’nin amaç ve ilkelerine uygun
olarak barış ve güvenliği korumak, uluslararası anlaşmazlığa yol açabilecek her
türlü çekişmeli durumu soruşturmak, uluslararası çekişmeli konularda anlaşma
koşullarını önermek, silahlanmayı denetleyecek planlamalar yapmak, barışa karşı
bir tehlike veya saldırı olup olmadığını araştırmak, izlenecek yolu önermek ve
saldırılara karşı askeri birlikler kurmak gibi önlemler almakla sorumludur.
Ülkeler BM şartının V. ve VII. bölümü çerçevesinde BMGK kararlarına uymakla
yükümlüdür.
BMGK yukarıda ele alınan
Sözleşmelerin yanı sıra terörizmin finansmanının önlenmesine yönelik olarak tüm
üye ülkeleri bağlayıcı nitelikte kararlar da almıştır. Bunlardan başlıcaları
şunlardır:
- 1267/1989 ve 2253 sayılı Kararlar
ile DEAŞ ve EL-Kaide ile iltisaklı kişi, kuruluş veya organizasyonlara ait
finansal varlıkların gecikmeden dondurulması dâhil çeşitli tedbirler alınmasını
öngörmektedir.
-1988 sayılı Karar, Taliban’a müzahir
kişi, kuruluş veya organizasyonların malvarlıklarının dondurulması dâhil
çeşitli tedbirler alınmasını öngörmektedir.
-1373 sayılı BMGK Kararı ise terörün
finansmanının suç olarak düzenlenmesi, terörist gruplara her türlü desteğin
yasaklanması, terörist malvarlıklarının dondurulması, uluslararası işbirliği ve
bilgi değişimine ilişkin hükümleri içermektedir. Bu karar ile ülkeler,
uluslararası işbirliği çerçevesinde diğer ülkelerdeki kişi, kuruluş veya
organizasyonların malvarlıklarının dondurulması talebinde bulunabilmektedirler.
- 2170 ve 2178 sayılı Kararlar ile
DEAŞ ve El-Nusra ile ilgili tehditlerin raporlanması, bu örgütlere yönelik
malvarlıklarının dondurulması, seyahat yasağı ve silah satışının engellenmesi
ve terörist savaşçılara yönelik gerekli önlemlerin alınması hükme bağlanmıştır.
Yukarıda uzun uzun anlatıldığı hali ile terör insanlığın uzun tarihli bir
meselesidir. Tartışmasız son dönemde gündemde artan düzeyde Müslüman toplumlar
içinden çıkan terör örgütleri bulunmaktadır. Ve bunlar BMGK kararlarında da yer
bulmuştur. Bu yapılarla Türk hükümeti de küresel düzeyde bir mücadele
vermektedir. Fakat bir BMGK kararı çıkarken sadece terörün tek bir biçimini
tarif etmemelidir. Terör bir insanlık suçu olarak çerçevesi kolayca çizilecek
bir meseledir. Yukarıdaki karar listesi
insanlık için terör tehdidinin sadece İslam dünyasından geldiği algısını kolayca
inşa etmeye yöneliktir. Halbuki, Hagana, Irgun Zvai Leumi, Stern, Balamah
ve Şatiron, IRA, ETA, SS, ASALA,PKK,YPG,PYD,DAEŞ,İŞİD vb. tüm terör
örgütleri ve İslamofobik saldırganlık etrafında yapılanmış tüm yapılar terörle
mücadelenin muhatabı olan terör unsurları olarak tanımlanmalıdır. Bu
haliyle terörle mücadele mevzuatı ve alınan kararlar terörün tek bir biçimini
tanımlamaya yöneliktir, sınırlıdır, eksiktir ve mevzuatlardaki yaklaşımlar
sonuç getirmeyecektir.
Mali Eylem Görev Gücü (Financial Action Task Force –FATF)
Misyon, İşleyiş ve Bazı
Handikaplar
Mali Eylem Görev Gücü ya da FATF,
1989 yılında G-7 ülkeleri tarafından OECD bünyesinde Paris’te kurulmuş, Türkiye
1991 yılında kuruluşun üyesi olmuştur. Suç gelirlerinin aklanması ile mücadele
konusunda ulusal hukuk sistemlerinin geliştirilmesi, mevzuatların
uyumlaştırılması, finansal sistemin rolünün güçlendirilmesi ve üye ülkeler
arasında sürekli bir işbirliğinin tesis edilmesi amacıyla kurulan ve bu amaçla
tavsiyeler geliştiren FATF, 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de gerçekleştirilen
terör saldırılarının ardından sadece aklama ile mücadeleye yönelik tedbirler
geliştirmek şeklinde belirlenen misyonunu terörün finansmanıyla mücadeleyi de
kapsayacak şekilde genişletmiştir. Bu 11
Eylül’deki elim saldırının bir sonucudur. Yani ABD yaşadığı büyük travmatik
durumun ardından terörle mücadelenin küreselleşmesi anlamında mahalli ve
uluslararası bir adım atmıştır. Fakat 11 Eylül öncesinde de tüm dünyada büyük
şiddette terör olayları olmuştur. O dönem Türkiye’nin PKK terörü ile en etkin
mücadeleyi verdiği yirmi bini aşan insanımızın kaybedildiği bir dönemdir.
FATF’ın operasyonel ivmesi ABD ısrarı ile yaygınlaşmıştır. FATF’ın 11 Eylül
çerçevesinde bir misyon üstlenmesi anlamlıdır, fakat bunun yanında terörü tek
tipleştirmeyen bir yaygın perspektif içinde vaziyet alması beklenecektir.
Örneğin terör fiili açık olan PKK ve
PYD’nin finansmanı konusundaki ilgili çalışmalar başlamış mıdır? Terör
yapılanmalarını destekleyen ABD’nin PYD ve PKK konusundaki tutumu tanımlanmış
ve bir hukuki takibe muhatap olmuş mudur yada olacak mıdır?
FATF bir ülkenin ya da ülke grubunun
yönelim ve motivasyonları ile hareket etmemelidir. Özgün ve objektif bir
ihtisas birimi olarak çalışmalarını sürdürmesi çok önemlidir. İzlem ve takip
süreçlerini bir bütünlük içinde ele almalıdır. Üyeler başta olmak üzere tün
insanlığın muhatap olduğu terör faaliyetleri konusunda dirayetli ve titiz bir
takip içinde olması beklenir. Özellikle Türkiye’nin muhatap olduğu terör
saldırıları konusunda duyarlı ve dikkatli olmalıdır. FATF; PKK, PYD, YPG ve
özellikle son dönemde cüretkar bir darbe girişimi yapan ve saldırgan tutumu ile
Türk Milletine / Devletine zarar vermeye kalkan FETÖ terör örgütü konusundaki
tavrını netleştirmelidir. FETÖ terör örgütünün yönetim kadrosu şu an ABD
tarafından bizzat kendi ülkesinde muhafaza edilmektedir. FATF üyesi bir ülkenin
bir başka üye ülke aleyhine faaliyet yapan bir terör grubunu himayesi altında
tutması asla kabul edilemeyecek bir durumdur. FATF başta olmak üzere terör
konusunda çalışan ihtisas kurumlarının bu ve benzer durumları acilen ele alması
beklenmektedir. FATF etrafında bu derin muammalar var iken Türkiye'nin ve Türk
Sivil Toplum Kuruluşlarının terörle mücadele karnesini çıkarmaya yönelik
yaklaşımlar çok güven verici değildir.
Türkiye Cumhuriyeti arka planda ne
olduğunu umursamaksızın terörle mücadele konusunda atılmış her türlü küresel
adımı desteklemektedir. Her platformda daha iyi ve daha nitelikli bir terör mücadelesinin
yapılması konusunda ki gayretini esirgememiştir. Devlet kurumları yanında sivil
toplum kuruluşları ile de bu süreci dikkatle takip etmektedir.
Tartışmasız dünya terörle mücadele konusunda gecikmiştir. Buna terörün devletlerce de bir savaş enstrümanı olarak kullanılması, soğuk savaş döneminin sert diplomatik iklimi de etkili olmuştur. Geriye dönük olarak terör fiillerinin yargılanması en azından takibi konusunda pasif kalınmıştır. Terörle mücadele sadece tanımlı bir dönemin sonrasını ya da terörün tek bir biçimine karşılık gelmemelidir. Terör hangi din ve millet mensuplarınca yapılırsa yapılsın yanlıştır ve insanlığa karşı işlenmiş bir cürüm olarak ele alınması gerekir.
FATF’ın bu tartışmalar çerçevesinde
ülkelere yönelik sektörel analiz temelinde yapacağı değerlendirme ve raporlarda
önemli eksiklikler olacaktır. Terör egosantrik ve eurosantrik bir kurgu ile
tanımlanmamalıdır. Herhangi bir ülke ya da ülkeler topluluğunun insanlığı değil
kendisini, evrensel insanlık uygarlığını değil, kendi uygarlık evreninin
güvenliğini esas alan bir tanımlama ile hareket ettiği oranda sıkıntılıdır.
Terör insanlık için tehdittir ve mücadele edilmelidir, dendiğinde ortak bir
çözüme doğru yol alınabilir. Bu haliyle PKK, YPG, PYD, DAEŞ, İŞİD, FETÖ gibi
terör unsurlarını ve bu terör unsurlarına karşı mücadele eden ülkemizi
görmezden gelerek hazırlanacak olan ülke raporları amaca hizmet etmez ve yanlı
bir görünüm taşır. Bu haliyle ülkelerde yapılan sektörel izleme çalışmaları da
fotoğrafı tam olarak çekmekten uzaktır. Zira ülkelerin kamu kurumları yanında
sivil kurumları da ülke politikasının tamamlayıcı unsurlarıdır ve ülke
perspektifinden bağımsız düşünülemez. Yanlış bir yapısal bağlam, eksik
tanımlamalar, tarafgir terörist algılamaları, üye ülkelerin küresel ve milli
hassasiyetlerini görmezden gelerek hazırlanacak raporların bir anlam ifade etmeyeceği
ortadadır.
Türkiye Cumhuriyeti tüm kurum ve kuruluşları ile terörle mücadele konusunda etkin bir pozisyon almış bulunmaktadır. Bu konuda ki tüm mevzuatlara iyi niyet yaklaşımı ve terörle mücadele temelinde destek verilmiştir. Terörün uluslararası mevzuatı devlet ve STK’lar vasıtasıyla yakinen takip edilmektedir. Zira terör faaliyeti uluslararası düzeyde Sivil Toplum Kuruluşlarının çalışmaları için de en büyük tehdittir.
Türkiye Cumhuriyetinin Terörle imtihanı/Mücadelesi
Osmanlıdan Modern Türkiye’ye geçiş
sürecinde ülkemiz büyük bir kurtuluş savaşı vermiştir. Bu savaş işgal
kuvvetleri yanında, işgal güçlerinin himayesinde oluşturulan terör
yapılanmalarına yönelik olmuştur. İşgal güçleri himayesinde tüm bölgelerde
terör organizasyonları yapılandırılmıştır. Balkanlarda Sırp, Yunan, Bulgar
çetelerinden müteşekkil terörist gruplar oluşturulmuştur. Özellikle Anadolu ve
İstanbul’da Ermeni, Rum ve Siyonist terör yapılanmaları marifetiyle büyük bir
savaş ortaya konmuştur. Türkiye’nin tarihi mücadelenin tarihidir. Türkiye
Cumhuriyeti kuruluş ve var oluş mesaisinin başından itibaren simetrik ve
asimetrik savaşın muhatabı olmuş ve verdiği büyük kurtuluş savaşı ile düşmanın
ve işgalcinin her türlüsünü topraklarından atmayı bilmiştir. Açık sıcak savaş
ile mücadele edilemeyeceğinin anlaşılması ile Türkiye büyük bir terör savaşının
içine itilmeye çalışılmıştır. Sınır ülkelerinin topraklarında yuvalanan terör
yapılanmaları ile uzun süredir mücadele eden Türkiye’nin bu konuda oldukça
deneyimli olduğu aşikârdır. Terörün her türlüsü ile mücadele becerisi kazanmış
olan ülkemiz bu konuda küresel yapılara rehberlik yapabilecek güçtedir.
Fakat Türkiye ve milletimiz için
tehdit oluşturan terör örgütlerinin Terörle mücadele anlaşmalarına da imza atan
ülkelerden destek alması terörle mücadelenin samimiyetine gölge düşürmektedir. Türkiye’nin
aleni suçları nedeniyle terör örgütü
olarak tanımladığı terör örgütlerinin ve teröristlerin batılı ülkeler
tarafından korumaya alınması kabul edilebilir değildir. Terörün ne ve teröristin kim olduğu konusunda ortak bir zeminde
buluşamayan ülkeler birlikte nasıl mücadele edebilecektir.
Türkiye’nin terör örgütü olarak tanımladığı ve aktif mücadele verdiği PKK, YPG, PYD gibi yapılanmalar küresel kuruluşlar tarafından muhatap kabul edilmekte ve bazı Avrupalı ülkeler ve özellikle ABD tarafından finanse edilmektedir. Özellikle yakın sınırımızda milletimiz, devletimiz ve insanlık için tehdit oluşturan YPG/PYD terör yapılanması her fırsatta ABD tarafından korunmaktadır. Türkiye’nin terörle verdiği mücadelesi ortada, yaptığı terör tanımlaması nettir. Terörle mücadele konusunda İŞİD /DAEŞ vb. yapılarla da mücadele etmektedir.
Türkiye’nin Tarihsel Rolü ve Artan Kamu Diplomasi Faaliyetleri ve Türk Sivil Toplum Kuruluşlarının Büyük Başarısı
Türkiye Cumhuriyeti ilgili tüm kurum
ve kuruluşları ile tarihi müktesebatına uygun küresel roller üstlenmektedir.
Kamu diplomasi faaliyetleri çerçevesinde dünyadaki tüm mazlum halklara din ve
ırk gözetmeksizin yardım sunmaktadır. Kamu diplomasisi faaliyetleri, kalkınma
yardımları ve insani yardımlar düzleminde dünyada açık ara öndedir.
Bu faaliyetlerin gerçekleşmesi
sürecinde devlet kurumları yanında Türk Sivil Toplum Kuruluşlarının çok önemli
çalışmaları bulunmaktadır. Türkiye’nin kalkınma yardımları ve insani yardımlar
konusunda dünya birincisi olmasında Türk STK’larının belirgin düzeyde katkısı
bulunmaktadır.
Dünya’da artan düzeyde gerilim, savaş,
çatışma, iç savaş ve afetler çerçevesinde büyük bir yardım hareketliliğinden
bahsedilebilir. Türk devleti ve milleti de dünya da artan düzeyde bu insani
yardım ihtiyacına duyarsız kalmamıştır. Kamu kaynakları dışında, sivil
toplumsal kaynaklarda sivil yollarla insani yardım olarak tüm dünya’ya
yayılmaktadır. Bu durum; dünyada artan ihtiyaçlar yanında milletimizin dini ve
örfi eğilimleri ile de açıklanabilecektir. Dini ve örfi olarak ihtiyaç sahibi
olan bir insana ve topluma yönelmek bir vecibedir. Türkiye’nin kamu diplomasi
konusundaki uluslararası atağı, sivil toplum kuruluşlarının da uluslararasılaşmasına
motor olmuştur. Türk diplomasisi destekleyici mekanizmalarla toplumumuzun
küresel düzeydeki yardım arzusuna kayıtsız kalmamış ve dünyanın pek çok ihtiyaç
sahibi ülkesi ile karşılıklı ikili anlaşmalar imza altına alınmıştır. Yani Türk
Sivil Toplum Kuruluşları ülkelerinin dış misyonları ile istişari süreçler
yönetme gayreti içindedir.
Türkiye’de sınır ötesi yardımlar
konusunda bir ihtisaslaşma vardır. Uluslararası insani yardım konusunda
uzmanlaşmış STK alt yapısı ile Türkiye açık ara öndedir. Yetişmiş insan kaynağı
yanında kalkınma yardımı, insani yardım, acil yardım konusunda kendi içinde
uzmanlaşmaya gidilmiştir.
Devlet STK işbirliği çerçevesinde
ulusal ve uluslararası konularda yapısal ve operasyonel işbirliği
yapılmaktadır. Bazı bölgelerde artan ihtiyaçlar bizzat devlet tarafından
kampanyalarla desteklenmektedir. Özellikle afetler sonrasında ülke içinde ki
büyük kampanyalar marifetiyle devlet aklı ve koordinasyonu içinde çalışmalar
yapılmaktadır.
Türk STK’ları ulusal mevzuat düzeyinde birden
çok devlet kurumunun denetimlerine muhataptır. Ülkemiz terörün finansmanı
konusunda özellikle para hareketini dikkatle takip etmektedir. Yapılan harcama
ve giderlerin kayıt altında olması, partnerler ve çalışma usulleri konusunda
oldukça iyi işleyen bir mekanizma bulunmaktadır.
Yıllardır terörden çok çekmiş, terör
ve terör unsurları ile niza ve savaş içinde olan milletimiz yapısal olarak
terörle mesafelidir. PKK, YPG, PYD, THKPÇ, FETÖ,DAEŞ,İŞİD vb. yapılarla kavgalı
olan Türk milleti bu yapıların bazı ülkelerce destekleniyor olması dolayısıyla
çok öfkelidir. Terörle mücadele konusunda ülkemizde tam bir bütünlük
bulunmaktadır. Ülkemizde İnsanlığın menfaati için küresel düzeyde çalışmalar
yapan çok sayıda insani yardım kuruluşu bulunmaktadır. Bu kuruluşlar ülkemizin
güçlü kamu diplomasi mesaisinin taşıyıcı unsurları olarak çok önemli vazifeler
üstlenmektedir. Özellikle kurumsal işbirliği temelinde Sivil Toplum ve ilgili
kamu diplomasisi kuruluşları arasında organize bir işbirliğinin bulunduğunu da
söylemek mümkündür. Yapısal olarak uluslararası insani yardım sivil karakteri
nedeniyle STK’lar eliyle yapılmalıdır. Türk Sivil Toplum kültürü de bu küresel
rolü başarı ile oynayabilecek donanımdadır. Türk Sivil Toplumunun arazide sahip
olduğu imkân ve gücü sınırlandırmaya yönelik hamleler konusunda duyarlı
olunmalıdır. Bu konuda bu yapıdan tüm aktörlerince birlikte yönetilmesi gereken
hassas bir süreçtir.