Uluslararası Mevzuatın Teşekkülü ve Türkiye’nin Bu sürece Katkısı Birleşmiş Milletler (BM) Nezdinde Yapılan Düzenlemeler

Ülkelerin refahı ile ekonomik ve siyasi istikrarını korumak ve dünya barışını ve uluslararası güvenliği sağlamak üzere kurulan ve bu çerçevede misyonunu ve vizyonunu belirleyen BM, 1960’lı yıllardan bu yana insanların can ve mal güvenliğini tehdit eden ve gün geçtikçe küresel bir niteliğe bürünen terörle mücadele etmek üzere; terör faaliyetlerinin önlenmesi ve uluslararası işbirliğinin artırılmasına yönelik çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Genel anlamda terör konusunda bir dikkat olmakla beraber soğuk savaş döneminde bağlayıcı bir mevzuat çalışması yapılmamıştır. İkinci dünya savaşı sonrasında artan ve yaygın hal kazanan terör faaliyetlerinin önlenmesine yönelik mevzuat ve aktif mücadele döneminin geciktiği ortadadır. Özellikle bu tarihler Siyonist terör örgütlerinin Sabra-Şatilla başta olmak üzere önemli soykırımlar yaptıkları bir dönemdir. Ermeni terör örgütü ASALA’nın terör faaliyetleri sebebiyle pek çok Türk diplomatı şehit edilmiştir. ETA, IRA gibi Avrupa orijinli terör örgütlerinin en etkin faaliyetleri ilgili yıllarda olmuştur.

BM’nin aklama ve terörün finansmanı ile mücadele alanında benimsediği başlıca anlaşmalar şunlardır:

Uyuşturucu ve Psikotrop Maddeler Kaçakçılığına Karşı BM Sözleşmesi (Viyana Sözleşmesi)

19 Aralık 1988 tarihinde Viyana BM Konferansında kabul edilmiş ve 11 Kasım 1990 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, uyuşturucu ve psikotrop madde kaçakçılığı ile daha etkin mücadele edilmesini sağlamak için taraf ülkeler arasındaki işbirliğini artırmayı amaçlamakta ve yükümlülüklerin yerine getirilmesinde, tarafların kendi hukuk sistemlerinin temel hükümlerine uygun olarak, yasa yapma ve idari önlemler de dâhil gerekli bütün önlemleri almalarını öngörmektedir.

Sözleşmede öncül suç ya da kara para aklama suçu başlıkları altında tanım yapılmamış olsa da, hangi fiillerin suç olarak sayılması gerektiği sıralanmıştır.

İlk uluslararası anlaşma hükmünü taşıyan bu anlaşma tam olarak terörle mücadeleye yönelik güçlü bir çerçeve oluşturmaktan uzaktır.

Sınır aşan Organize Suçlara Karşı BM Sözleşmesi (Palermo Sözleşmesi)

15 Kasım 2000’de BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen Sözleşme, organize suçlarla mücadelede ilk uluslararası düzenlemedir. Sözleşmenin amacı; sınır aşan örgütlü suçların önlenmesi ve daha etkili bir şekilde mücadele edilmesi için işbirliğinin geliştirilmesidir. Sözleşmede ayrıca suç gelirlerine el konulması ve müsaderesi, suçların önlenmesinde özel soruşturma yöntemlerinin kullanılması, suçluların iadesi ve karşılıklı adli yardım konularında düzenlemeler yer almaktadır.

Sözleşme bağlamında ilk defa kara paranın aklanması suçu tanımlanarak, taraf devletlerden kara para aklama suçunda öncül suçları; ağır suçlar, örgütlü suç grubuna katılma, yolsuzluk ve adaletin engellenmesi suçlarını da kapsayacak şekilde en geniş şekliyle belirlemeleri istenmiştir.

BM Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi (Merida Sözleşmesi)

10 Aralık 2003 tarihinde imzaya açılan Sözleşmede,

a) Yolsuzluğun önlenmesi ve yolsuzlukla mücadele amacıyla alınan önlemlerin daha etkin ve verimli kılınması,

b) Malvarlığının geri alınması dâhil olmak üzere, yolsuzluğun önlenmesi ve yolsuzlukla mücadelede uluslararası işbirliği ve teknik yardımlaşmanın teşvik edilmesi, kolaylaştırılması ve desteklenmesi,

c) Bütünlüğünün, hesap verme sorumluluğunun ve kamusal işlemlerin ve kamu malvarlığının uygun yönetimin teşvik edilmesi amaçları benimsenmiştir.

Sözleşme bugüne kadar yolsuzlukla mücadele alanında hazırlanan en kapsamlı uluslararası hukuk belgesi olma niteliğini taşımaktadır.

Şu ana kadar ele alınan anlaşmaların tümü mali suçlarla mücadele konusunda bir mevzuat çerçevesi oluşturmaya yöneliktir. Terör ve terörün finansmanı konusundaki ilk çalışma, Fransa önderliğinde yapılan çalışmalar neticesinde, 9 Aralık 1999 tarihinde BM nezdinde, “Terörün Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşme” hazırlanmış ve 10 Ocak 2000 tarihinde Devletlerin imzasına açılmıştır. Sözleşmenin yürürlüğe girmesi için 22 devletin Sözleşmeyi onaylaması zorunluluğu, bugüne kadar Türkiye dâhil birçok devletin sözleşmeyi onaylaması ile karşılanmış ve ülkemiz tarafından 10.01.2002 tarihli ve 4738 sayılı “Terörizmin Finansmanının Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” ile onaylanan Sözleşme, 10.04.2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ülkemiz bu konuda hızla pozisyon almak suretiyle alt mevzuat sürecini tekamül ettirmiştir. Türkiye terörle mücadele konusundaki gayret ve ilgisi nedeniyle bu sürece hızla destek vermiştir.

Sözleşmenin temel özelliği terörün finansmanını ayrı bir suç olarak düzenlemesi ve ister yasa dışı ister yasal kaynaklardan elde edilmiş olsun terörün finansmanında kullanılan veya kullanılacak ya da terörün finansmanından elde edilecek gelirlere el konulması hükmünü getirmesidir. Sözleşmenin ilgili maddesi ile terörün finansmanından neyin anlaşılacağı açıklanmıştır. Buna göre, terör suçlarının gerçekleştirilmesinde kullanılması niyetiyle veya kullanılacağını bilerek, her ne suretle olursa olsun, tümüyle veya kısmen, herhangi bir kişi tarafından doğrudan veya dolaylı olarak yasa dışı bir şekilde ve kasten fon sağlanması veya toplanması terörün finansmanı sayılmıştır. Burada suç net tanımlanmıştır. Terörün mahiyeti ve terörist yapının ortak bir tanımlama ile tanımlanmasının ardından amir hükümler ortadadır. Fakat temel sorun teröristin kim, ne ve niteliğine yöneliktir. ASALA, PKK, PYD, YPG, IRA, ETA, DAEŞ terör örgütüdür, ortak tanımlamasının yapılmasıyla ortak irade ve yaklaşımın ardından operasyonel bir tutum ortaya koyulabilecektir. Örneğin; PKK ve PYD’nin terör örgütü sayılmasından ABD imtina ettiği müddetçe bu terör örgütlerine ve bunlara yardım yapan kuruluş ve ülkelere bir yaptırım uygulanamamaktadır. O Bu haliyle mevzuat ortak bir terör ve terörist tanımı yapılamadığı müddetçe işlevsizdir.

BM Güvenlik Konseyi Kararları

BMGK, BM’nin amaç ve ilkelerine uygun olarak barış ve güvenliği korumak, uluslararası anlaşmazlığa yol açabilecek her türlü çekişmeli durumu soruşturmak, uluslararası çekişmeli konularda anlaşma koşullarını önermek, silahlanmayı denetleyecek planlamalar yapmak, barışa karşı bir tehlike veya saldırı olup olmadığını araştırmak, izlenecek yolu önermek ve saldırılara karşı askeri birlikler kurmak gibi önlemler almakla sorumludur. Ülkeler BM şartının V. ve VII. bölümü çerçevesinde BMGK kararlarına uymakla yükümlüdür.

BMGK yukarıda ele alınan Sözleşmelerin yanı sıra terörizmin finansmanının önlenmesine yönelik olarak tüm üye ülkeleri bağlayıcı nitelikte kararlar da almıştır. Bunlardan başlıcaları şunlardır:

- 1267/1989 ve 2253 sayılı Kararlar ile DEAŞ ve EL-Kaide ile iltisaklı kişi, kuruluş veya organizasyonlara ait finansal varlıkların gecikmeden dondurulması dâhil çeşitli tedbirler alınmasını öngörmektedir.

-1988 sayılı Karar, Taliban’a müzahir kişi, kuruluş veya organizasyonların malvarlıklarının dondurulması dâhil çeşitli tedbirler alınmasını öngörmektedir.

-1373 sayılı BMGK Kararı ise terörün finansmanının suç olarak düzenlenmesi, terörist gruplara her türlü desteğin yasaklanması, terörist malvarlıklarının dondurulması, uluslararası işbirliği ve bilgi değişimine ilişkin hükümleri içermektedir. Bu karar ile ülkeler, uluslararası işbirliği çerçevesinde diğer ülkelerdeki kişi, kuruluş veya organizasyonların malvarlıklarının dondurulması talebinde bulunabilmektedirler.

- 2170 ve 2178 sayılı Kararlar ile DEAŞ ve El-Nusra ile ilgili tehditlerin raporlanması, bu örgütlere yönelik malvarlıklarının dondurulması, seyahat yasağı ve silah satışının engellenmesi ve terörist savaşçılara yönelik gerekli önlemlerin alınması hükme bağlanmıştır.

Yukarıda uzun uzun anlatıldığı hali ile terör insanlığın uzun tarihli bir meselesidir. Tartışmasız son dönemde gündemde artan düzeyde Müslüman toplumlar içinden çıkan terör örgütleri bulunmaktadır. Ve bunlar BMGK kararlarında da yer bulmuştur. Bu yapılarla Türk hükümeti de küresel düzeyde bir mücadele vermektedir. Fakat bir BMGK kararı çıkarken sadece terörün tek bir biçimini tarif etmemelidir. Terör bir insanlık suçu olarak çerçevesi kolayca çizilecek bir meseledir. Yukarıdaki karar listesi insanlık için terör tehdidinin sadece İslam dünyasından geldiği algısını kolayca inşa etmeye yöneliktir. Halbuki, Hagana, Irgun Zvai Leumi, Stern, Balamah ve  Şatiron, IRA, ETA, SS, ASALA,PKK,YPG,PYD,DAEŞ,İŞİD vb. tüm terör örgütleri ve İslamofobik saldırganlık etrafında yapılanmış tüm yapılar terörle mücadelenin muhatabı olan terör unsurları olarak tanımlanmalıdır. Bu haliyle terörle mücadele mevzuatı ve alınan kararlar terörün tek bir biçimini tanımlamaya yöneliktir, sınırlıdır, eksiktir ve mevzuatlardaki yaklaşımlar sonuç getirmeyecektir.

Mali Eylem Görev Gücü (Financial Action Task Force –FATF)

Misyon, İşleyiş ve Bazı Handikaplar

Mali Eylem Görev Gücü ya da FATF, 1989 yılında G-7 ülkeleri tarafından OECD bünyesinde Paris’te kurulmuş, Türkiye 1991 yılında kuruluşun üyesi olmuştur. Suç gelirlerinin aklanması ile mücadele konusunda ulusal hukuk sistemlerinin geliştirilmesi, mevzuatların uyumlaştırılması, finansal sistemin rolünün güçlendirilmesi ve üye ülkeler arasında sürekli bir işbirliğinin tesis edilmesi amacıyla kurulan ve bu amaçla tavsiyeler geliştiren FATF, 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de gerçekleştirilen terör saldırılarının ardından sadece aklama ile mücadeleye yönelik tedbirler geliştirmek şeklinde belirlenen misyonunu terörün finansmanıyla mücadeleyi de kapsayacak şekilde genişletmiştir. Bu 11 Eylül’deki elim saldırının bir sonucudur. Yani ABD yaşadığı büyük travmatik durumun ardından terörle mücadelenin küreselleşmesi anlamında mahalli ve uluslararası bir adım atmıştır. Fakat 11 Eylül öncesinde de tüm dünyada büyük şiddette terör olayları olmuştur. O dönem Türkiye’nin PKK terörü ile en etkin mücadeleyi verdiği yirmi bini aşan insanımızın kaybedildiği bir dönemdir. FATF’ın operasyonel ivmesi ABD ısrarı ile yaygınlaşmıştır. FATF’ın 11 Eylül çerçevesinde bir misyon üstlenmesi anlamlıdır, fakat bunun yanında terörü tek tipleştirmeyen bir yaygın perspektif içinde vaziyet alması beklenecektir.

Örneğin terör fiili açık olan PKK ve PYD’nin finansmanı konusundaki ilgili çalışmalar başlamış mıdır? Terör yapılanmalarını destekleyen ABD’nin PYD ve PKK konusundaki tutumu tanımlanmış ve bir hukuki takibe muhatap olmuş mudur yada olacak mıdır?

FATF bir ülkenin ya da ülke grubunun yönelim ve motivasyonları ile hareket etmemelidir. Özgün ve objektif bir ihtisas birimi olarak çalışmalarını sürdürmesi çok önemlidir. İzlem ve takip süreçlerini bir bütünlük içinde ele almalıdır. Üyeler başta olmak üzere tün insanlığın muhatap olduğu terör faaliyetleri konusunda dirayetli ve titiz bir takip içinde olması beklenir. Özellikle Türkiye’nin muhatap olduğu terör saldırıları konusunda duyarlı ve dikkatli olmalıdır. FATF; PKK, PYD, YPG ve özellikle son dönemde cüretkar bir darbe girişimi yapan ve saldırgan tutumu ile Türk Milletine / Devletine zarar vermeye kalkan FETÖ terör örgütü konusundaki tavrını netleştirmelidir. FETÖ terör örgütünün yönetim kadrosu şu an ABD tarafından bizzat kendi ülkesinde muhafaza edilmektedir. FATF üyesi bir ülkenin bir başka üye ülke aleyhine faaliyet yapan bir terör grubunu himayesi altında tutması asla kabul edilemeyecek bir durumdur. FATF başta olmak üzere terör konusunda çalışan ihtisas kurumlarının bu ve benzer durumları acilen ele alması beklenmektedir. FATF etrafında bu derin muammalar var iken Türkiye'nin ve Türk Sivil Toplum Kuruluşlarının terörle mücadele karnesini çıkarmaya yönelik yaklaşımlar çok güven verici değildir.

Türkiye Cumhuriyeti arka planda ne olduğunu umursamaksızın terörle mücadele konusunda atılmış her türlü küresel adımı desteklemektedir. Her platformda daha iyi ve daha nitelikli bir terör mücadelesinin yapılması konusunda ki gayretini esirgememiştir. Devlet kurumları yanında sivil toplum kuruluşları ile de bu süreci dikkatle takip etmektedir.

Tartışmasız dünya terörle mücadele konusunda gecikmiştir. Buna terörün devletlerce de bir savaş enstrümanı olarak kullanılması, soğuk savaş döneminin sert diplomatik iklimi de etkili olmuştur. Geriye dönük olarak terör fiillerinin yargılanması en azından takibi konusunda pasif kalınmıştır. Terörle mücadele sadece tanımlı bir dönemin sonrasını ya da terörün tek bir biçimine karşılık gelmemelidir. Terör hangi din ve millet mensuplarınca yapılırsa yapılsın yanlıştır ve insanlığa karşı işlenmiş bir cürüm olarak ele alınması gerekir.

FATF’ın bu tartışmalar çerçevesinde ülkelere yönelik sektörel analiz temelinde yapacağı değerlendirme ve raporlarda önemli eksiklikler olacaktır. Terör egosantrik ve eurosantrik bir kurgu ile tanımlanmamalıdır. Herhangi bir ülke ya da ülkeler topluluğunun insanlığı değil kendisini, evrensel insanlık uygarlığını değil, kendi uygarlık evreninin güvenliğini esas alan bir tanımlama ile hareket ettiği oranda sıkıntılıdır. Terör insanlık için tehdittir ve mücadele edilmelidir, dendiğinde ortak bir çözüme doğru yol alınabilir. Bu haliyle PKK, YPG, PYD, DAEŞ, İŞİD, FETÖ gibi terör unsurlarını ve bu terör unsurlarına karşı mücadele eden ülkemizi görmezden gelerek hazırlanacak olan ülke raporları amaca hizmet etmez ve yanlı bir görünüm taşır. Bu haliyle ülkelerde yapılan sektörel izleme çalışmaları da fotoğrafı tam olarak çekmekten uzaktır. Zira ülkelerin kamu kurumları yanında sivil kurumları da ülke politikasının tamamlayıcı unsurlarıdır ve ülke perspektifinden bağımsız düşünülemez. Yanlış bir yapısal bağlam, eksik tanımlamalar, tarafgir terörist algılamaları, üye ülkelerin küresel ve milli hassasiyetlerini görmezden gelerek hazırlanacak raporların bir anlam ifade etmeyeceği ortadadır.

Türkiye Cumhuriyeti tüm kurum ve kuruluşları ile terörle mücadele konusunda etkin bir pozisyon almış bulunmaktadır. Bu konuda ki tüm mevzuatlara iyi niyet yaklaşımı ve terörle mücadele temelinde destek verilmiştir. Terörün uluslararası mevzuatı devlet ve STK’lar vasıtasıyla yakinen takip edilmektedir. Zira terör faaliyeti uluslararası düzeyde Sivil Toplum Kuruluşlarının çalışmaları için de en büyük tehdittir.

Türkiye Cumhuriyetinin Terörle imtihanı/Mücadelesi

Osmanlıdan Modern Türkiye’ye geçiş sürecinde ülkemiz büyük bir kurtuluş savaşı vermiştir. Bu savaş işgal kuvvetleri yanında, işgal güçlerinin himayesinde oluşturulan terör yapılanmalarına yönelik olmuştur. İşgal güçleri himayesinde tüm bölgelerde terör organizasyonları yapılandırılmıştır. Balkanlarda Sırp, Yunan, Bulgar çetelerinden müteşekkil terörist gruplar oluşturulmuştur. Özellikle Anadolu ve İstanbul’da Ermeni, Rum ve Siyonist terör yapılanmaları marifetiyle büyük bir savaş ortaya konmuştur. Türkiye’nin tarihi mücadelenin tarihidir. Türkiye Cumhuriyeti kuruluş ve var oluş mesaisinin başından itibaren simetrik ve asimetrik savaşın muhatabı olmuş ve verdiği büyük kurtuluş savaşı ile düşmanın ve işgalcinin her türlüsünü topraklarından atmayı bilmiştir. Açık sıcak savaş ile mücadele edilemeyeceğinin anlaşılması ile Türkiye büyük bir terör savaşının içine itilmeye çalışılmıştır. Sınır ülkelerinin topraklarında yuvalanan terör yapılanmaları ile uzun süredir mücadele eden Türkiye’nin bu konuda oldukça deneyimli olduğu aşikârdır. Terörün her türlüsü ile mücadele becerisi kazanmış olan ülkemiz bu konuda küresel yapılara rehberlik yapabilecek güçtedir.

Fakat Türkiye ve milletimiz için tehdit oluşturan terör örgütlerinin Terörle mücadele anlaşmalarına da imza atan ülkelerden destek alması terörle mücadelenin samimiyetine gölge düşürmektedir. Türkiye’nin aleni suçları nedeniyle  terör örgütü olarak tanımladığı terör örgütlerinin ve teröristlerin batılı ülkeler tarafından korumaya alınması kabul edilebilir değildir. Terörün ne ve teröristin kim olduğu konusunda ortak bir zeminde buluşamayan ülkeler birlikte nasıl mücadele edebilecektir.

Türkiye’nin terör örgütü olarak tanımladığı ve aktif mücadele verdiği PKK, YPG, PYD gibi yapılanmalar küresel kuruluşlar tarafından muhatap kabul edilmekte ve bazı Avrupalı ülkeler ve özellikle ABD tarafından finanse edilmektedir. Özellikle yakın sınırımızda milletimiz, devletimiz ve insanlık için tehdit oluşturan YPG/PYD terör yapılanması her fırsatta ABD tarafından korunmaktadır. Türkiye’nin terörle verdiği mücadelesi ortada, yaptığı terör tanımlaması nettir. Terörle mücadele konusunda İŞİD /DAEŞ vb. yapılarla da mücadele etmektedir.

Türkiye’nin Tarihsel Rolü ve Artan Kamu Diplomasi Faaliyetleri ve Türk Sivil Toplum Kuruluşlarının Büyük Başarısı

Türkiye Cumhuriyeti ilgili tüm kurum ve kuruluşları ile tarihi müktesebatına uygun küresel roller üstlenmektedir. Kamu diplomasi faaliyetleri çerçevesinde dünyadaki tüm mazlum halklara din ve ırk gözetmeksizin yardım sunmaktadır. Kamu diplomasisi faaliyetleri, kalkınma yardımları ve insani yardımlar düzleminde dünyada açık ara öndedir.

Bu faaliyetlerin gerçekleşmesi sürecinde devlet kurumları yanında Türk Sivil Toplum Kuruluşlarının çok önemli çalışmaları bulunmaktadır. Türkiye’nin kalkınma yardımları ve insani yardımlar konusunda dünya birincisi olmasında Türk STK’larının belirgin düzeyde katkısı bulunmaktadır.

Dünya’da artan düzeyde gerilim, savaş, çatışma, iç savaş ve afetler çerçevesinde büyük bir yardım hareketliliğinden bahsedilebilir. Türk devleti ve milleti de dünya da artan düzeyde bu insani yardım ihtiyacına duyarsız kalmamıştır. Kamu kaynakları dışında, sivil toplumsal kaynaklarda sivil yollarla insani yardım olarak tüm dünya’ya yayılmaktadır. Bu durum; dünyada artan ihtiyaçlar yanında milletimizin dini ve örfi eğilimleri ile de açıklanabilecektir. Dini ve örfi olarak ihtiyaç sahibi olan bir insana ve topluma yönelmek bir vecibedir. Türkiye’nin kamu diplomasi konusundaki uluslararası atağı, sivil toplum kuruluşlarının da uluslararasılaşmasına motor olmuştur. Türk diplomasisi destekleyici mekanizmalarla toplumumuzun küresel düzeydeki yardım arzusuna kayıtsız kalmamış ve dünyanın pek çok ihtiyaç sahibi ülkesi ile karşılıklı ikili anlaşmalar imza altına alınmıştır. Yani Türk Sivil Toplum Kuruluşları ülkelerinin dış misyonları ile istişari süreçler yönetme gayreti içindedir.

Türkiye’de sınır ötesi yardımlar konusunda bir ihtisaslaşma vardır. Uluslararası insani yardım konusunda uzmanlaşmış STK alt yapısı ile Türkiye açık ara öndedir. Yetişmiş insan kaynağı yanında kalkınma yardımı, insani yardım, acil yardım konusunda kendi içinde uzmanlaşmaya gidilmiştir.

Devlet STK işbirliği çerçevesinde ulusal ve uluslararası konularda yapısal ve operasyonel işbirliği yapılmaktadır. Bazı bölgelerde artan ihtiyaçlar bizzat devlet tarafından kampanyalarla desteklenmektedir. Özellikle afetler sonrasında ülke içinde ki büyük kampanyalar marifetiyle devlet aklı ve koordinasyonu içinde çalışmalar yapılmaktadır.

 Türk STK’ları ulusal mevzuat düzeyinde birden çok devlet kurumunun denetimlerine muhataptır. Ülkemiz terörün finansmanı konusunda özellikle para hareketini dikkatle takip etmektedir. Yapılan harcama ve giderlerin kayıt altında olması, partnerler ve çalışma usulleri konusunda oldukça iyi işleyen bir mekanizma bulunmaktadır.

Yıllardır terörden çok çekmiş, terör ve terör unsurları ile niza ve savaş içinde olan milletimiz yapısal olarak terörle mesafelidir. PKK, YPG, PYD, THKPÇ, FETÖ,DAEŞ,İŞİD vb. yapılarla kavgalı olan Türk milleti bu yapıların bazı ülkelerce destekleniyor olması dolayısıyla çok öfkelidir. Terörle mücadele konusunda ülkemizde tam bir bütünlük bulunmaktadır. Ülkemizde İnsanlığın menfaati için küresel düzeyde çalışmalar yapan çok sayıda insani yardım kuruluşu bulunmaktadır. Bu kuruluşlar ülkemizin güçlü kamu diplomasi mesaisinin taşıyıcı unsurları olarak çok önemli vazifeler üstlenmektedir. Özellikle kurumsal işbirliği temelinde Sivil Toplum ve ilgili kamu diplomasisi kuruluşları arasında organize bir işbirliğinin bulunduğunu da söylemek mümkündür. Yapısal olarak uluslararası insani yardım sivil karakteri nedeniyle STK’lar eliyle yapılmalıdır. Türk Sivil Toplum kültürü de bu küresel rolü başarı ile oynayabilecek donanımdadır. Türk Sivil Toplumunun arazide sahip olduğu imkân ve gücü sınırlandırmaya yönelik hamleler konusunda duyarlı olunmalıdır. Bu konuda bu yapıdan tüm aktörlerince birlikte yönetilmesi gereken hassas bir süreçtir.